Sıkça hatırlamalı ve düşünmeliyiz ki, tarih yalnız geçmişi anlatmaz; bir medeniyetin dünyaya nasıl baktığını da gösterir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemine ait Tarih-i Keşf ve Feth-i Amerika adlı eser, bu bakımdan yeniden okunmayı hak eden kaynaklardan biridir. Şûrâ-yı Devlet üyesi Andre E. Kopassis tarafından kaleme alınan ve 1893 yılında Maarif Nezareti’nin ruhsatıyla yayımlanan bu iki ciltlik eser, ilk bakışta Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfini anlatan bir tarih kitabı gibi görünmektedir. Oysa satır aralarına dikkat edildiğinde, eserin yalnız Amerika’yı değil, aynı zamanda XIX. yüzyıl sonu Osmanlı aydınının bilim anlayışını, eğitim politikasını ve dünya tasavvurunu da yansıttığı görülmektedir.
Bugün coğrafi keşiflerin eğitim programlarındaki yeri tartışılırken, bundan yaklaşık yüz otuz yıl önce Osmanlı Maarif Nezareti’nin Amerika’nın keşfi üzerine hazırlanmış kapsamlı bir tarih eserine resmî yayın izni vermesi dikkat çekici bir hadisedir. Bu tercih, Osmanlı eğitim dünyasının yalnız kendi tarihine değil, insanlığın ortak tarihine de ilgi duyduğunu göstermektedir.
Eserin daha ilk sayfalarında müellif, Amerika’nın keşfini insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendirmektedir. Ona göre ziraatın, ticaretin, coğrafyanın, tabiat bilimlerinin ve dünya ekonomisinin gelişmesinde Amerika’nın keşfi belirleyici rol oynamıştır. Bu yaklaşım, keşifleri yalnız askerî veya siyasî bir hadise olarak değil, medeniyet tarihinin temel unsurlarından biri olarak değerlendiren çağdaş bir tarih anlayışını yansıtmaktadır.
Belki de daha önemlisi, Kopassis eserinin hangi kaynaklara dayandığını ayrıntılı biçimde açıklamaktadır. Washington Irving, Campe, Víctor Balaguer ve Berwick y de Alba Düşesi gibi dönemin önemli tarihçilerini ve yayımladıkları eserleri tek tek zikretmekte; İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve İspanyolca kaynaklardan yararlandığını özellikle belirtmektedir. Hatta ikinci cildin mukaddimesinde, birinci cildin yayımlanmasından sonra çıkan yeni İspanyolca eserleri de takip ederek kitabını yeniden gözden geçirdiğini ifade etmektedir.
Bu tavır, XIX. yüzyıl Osmanlı tarihçiliği adına son derece dikkat çekicidir. Çünkü burada yalnız bilgi aktaran bir müellif değil, yeni yayınları izleyen, farklı dillerdeki literatürü karşılaştıran ve yeni belgeler ışığında önceki bilgileri düzeltmeye çalışan bir araştırmacı görülmektedir.
Müellifin özellikle Kristof Kolomb’un kendi el yazısıyla kaleme aldığı belgelerin yayımlanmasını büyük bir tarihî gelişme olarak değerlendirmesi de ayrıca önemlidir. Ona göre tarih, rivayetlerin tekrarı değil; belgelerin ışığında yanlış bilgilerin düzeltilmesidir. Bu anlayış, bugün “belge temelli tarihçilik” dediğimiz yöntemin Osmanlı’daki örneklerinden biri sayılabilir.
Eserin eğitim tarihi bakımından taşıdığı değer de göz ardı edilmemelidir. Kopassis, hem birinci hem ikinci cildin mukaddimesinde kitabını özellikle herkesin anlayabileceği açık ve sade bir dille yazmaya çalıştığını söylemektedir. Kemal Paşazâde Said Bey de takrizinde aynı noktaya dikkat çekerek, tarih kitaplarının süslü ifadeler yerine sade bir anlatımla kaleme alınması gerektiğini savunmaktadır.
Bu ortak yaklaşım, II. Abdülhamid devrinde tarih öğretiminin yalnız seçkinlere değil, daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasının amaçlandığını göstermektedir. Dolayısıyla eser, Osmanlı’da sade tarih dili arayışının da önemli örneklerinden biridir.
Kitapta dikkat çeken bir başka husus da Atlantis tartışmalarıdır. Müellif, yalnız Kolomb’u anlatmakla yetinmemekte; Amerika’nın keşfinden önce Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında ilişki kurulmuş olabileceğine dair dönemin bilim çevrelerinde tartışılan görüşleri de okuyucuya aktarmaktadır. Platon’un Atlantis anlatısını, Avrupalı tarihçilerin değerlendirmelerini ve İstanbul’da yaşayan Rum mühendis Patrakalos Kampanakis’in bu konuda yayımladığı çalışmayı zikretmesi, Osmanlı aydınının çağdaş bilimsel tartışmaları yakından takip ettiğini göstermektedir.
Bugün çoğu zaman Osmanlı’nın yalnız kendi içine kapalı bir bilgi dünyasına sahip olduğu yönünde yüzeysel değerlendirmeler yapılmaktadır. Oysa bu eser, farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Çok dilli kaynak kullanımı, Avrupa’da yeni yayımlanan eserlerin takip edilmesi, tarih metodolojisine verilen önem ve bilimsel tartışmaların Osmanlı okuyucusuna aktarılması, dönemin aydınlarının dünya ile kurduğu ilişkinin sanıldığından çok daha canlı olduğunu göstermektedir.
Eserin yayımlanma süreci de ayrıca dikkat çekicidir. Maarif Nezareti’nin resmî ruhsatıyla basılması, müellifin birinci cildi dolayısıyla II. Abdülhamid tarafından Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirilmesi ve ikinci cildin başında yer alan teşekkür yazısı, devletin ilmî çalışmaları teşvik eden yönünü de belgelemektedir. Bu durum, Abdülhamid döneminin yalnız siyasî yönüyle değil, yayıncılık ve maarif politikaları bakımından da yeniden değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır.
Bugünün eğitimcileri açısından bu eserin verdiği en önemli mesajlardan biri şudur: Eğitim yalnız kendi tarihini öğretmek değildir; insanlığın ortak bilgi birikimini anlamayı da gerektirir. Amerika’nın keşfi, Osmanlı için coğrafî olarak uzak bir hadise olmasına rağmen, dönemin maarif yöneticileri bunu okutulmaya ve araştırılmaya değer bir konu olarak görmüşlerdir. Bu yaklaşım, eğitimin millî kimliği korurken evrensel bilgiye de açık olması gerektiğini gösteren önemli bir örnektir.
Aradan geçen yüz otuz yılı aşkın zamana rağmen Tarih-i Keşf ve Feth-i Amerika, yalnız Amerika’nın keşfini anlatan bir eser olarak değil; Osmanlı’nın bilim anlayışını, tarih metodolojisini ve dünya ile kurduğu entelektüel ilişkiyi belgeleyen önemli bir kaynak olarak karşımızda durmaktadır.
Belki de bugün yapılması gereken, bu unutulmuş eseri yalnız kütüphane raflarından çıkarmak değil; onun temsil ettiği araştırma ahlakını, çok kaynaklı çalışma anlayışını ve dünyaya açık eğitim ufkunu yeniden hatırlamaktır. Çünkü medeniyetler, yalnız fethettikleri coğrafyalarla değil, merak ettikleri ve anlamaya çalıştıkları dünyalarla da büyürler.
(Sosyal medyadan alındı.)


YORUMLAR