Trump, son yaptığı sosyal medya paylaşımlardan birinde eğer Hürmüz Boğazı açılmazsa, İran'ın enerji altyapısını ve deniz suyu arıtma tesislerini bombalamakla tehdit etti. Donald Trump Pazar günü Financial Times gazetesine verdiği röportajda, Harg Adası'nı ele geçirebileceklerini söyledi.
ABD-İsrail-İran savaşı bir ayını tamamladı. Son derece gergin ve zaman zaman hayati önem taşıyan dört hafta boyunca yaşanan ciddi gelişmelere rağmen, çatışmanın temel bağlamı büyük ölçüde değişmeden kaldı.
Savaşın ilk haftasında, İran'ın başta yönetici ve kurmaylar olmak üzere ağır insan kayıpları, ülkede iktidar değişikliğinin yakın olabileceği yönünde uluslararası alanda yaygın yorumlara yol açtı. İran içindeki hızlı birleşme ve yeniden yapılanma, tarihi bir örneği hatırlattı. 1980'lerde, İran-Irak savaşının arifesinde, Tahran'da büyük kalabalıklar, iktidardaki yetkililere duydukları derin memnuniyetsizliği ifade etmek için sokaklara dökülmüştü. Ancak savaş ilerledikçe, durum aniden değişti ve bugün gözlemlenenlere benzer bir birleşme biçimine, yani hükümet etrafında birliğin sıkılaşmasına yol açtı.
Şubat 2026'da, çatışmaların başlamasından önce bile, ABD Başkanı Donald Trump İran halkına "sokaklara dökülün ve protesto edin, İran halkı, geliyoruz, sizinleyiz" çağrısında bulunmuştu. Ancak kritik bir dönüm noktasında, İran içindeki huzursuzluğun ivmesi dramatik bir şekilde değişti. Protestoculara karşı içeride sert cezai tedbirler uygulanmasına rağmen, nüfusun büyük kesimleri beklentilerini giderek gerçekçi olmayan bir hale getirmeye başladı ve sonuç olarak hükümeti desteklemeye yöneldi.
İran'ın köklü fundamentalist gelenekler temelinde yönetildiği bir sır değil. Irak, Suriye veya Afganistan'ın aksine, İran devleti yönetim yapıları üzerinde sürekli ve belirleyici bir Batı etkisine maruz kalmamıştır. Bir zamanlar İran-Irak savaşının gidişatını şekillendirmede merkezi bir rol oynayan Amerika Birleşik Devletleri bile, bölgesel vekiller aracılığıyla İran'ı zayıflatma girişimlerinde başarısız olmuştur.
Dolayısıyla, başlangıçta zayıflamış gibi görünen İran, gerçekte kolayca boyun eğdirilemeyecek bir devlettir. İran, Batı ve İsrail'e karşı Ortadoğu'daki en yoğun ve uzun süreli çatışmalardan birini tanımlamaya devam ediyor. Nitekim, İran'ın direnci ve ısrarı, hem Amerika Birleşik Devletleri'ni hem de İsrail'i giderek daha sert tedbirler almaya itiyor. Bu da, İran'ın kendisinin ötesine, komşu devletlere kadar uzanan sonuçlarla daha geniş bir tırmanmaya kapı açıyor.
Bu bağlamda, kritik bir soru ortaya çıkıyor: Çatışmaya coğrafi olarak en yakın olan Körfez ülkeleri, neden çatışmayı durdurmak için kararlı adımlar atmıyor? Anlaşılan o ki adım atacak güçleri yok. Para var ama güç yok.
Amerika Birleşik Devletleri, İran'ın enerji altyapısının omurgası olarak kabul edilen Harg Adası'na asker konuşlandırma niyetini zaten belirtmişti. Harg Adası, İran'ın ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90'ını karşılıyor ve günde yaklaşık iki milyon varil işleme kapasitesine sahip bir terminale ev sahipliği yapıyor. Bu, İran'ın enerji ekonomisinin can damarı niteliğinde. Washington, bu adayı ele geçirerek İran'ın ekonomik nefes alma alanını etkili bir şekilde daraltabileceğine inanıyor gibi görünüyor.
Ancak, böyle bir hamlenin riskleri oldukça büyüktür ve İran'ın kendisinin çok ötesine uzanarak Körfez ülkelerini doğrudan tehlikeye atabilir. Her şeyden önce, ABD güçlerinin adanın kontrolünü ne kadar süreyle gerçekçi bir şekilde sürdürebileceği konusunda ciddi şüpheler devam etmektedir. İran topraklarına sadece 20-30 kilometre uzaklıkta, Körfez'in dar sularında bulunan Harg Adası, İran'ın geleneksel topçu saldırılarına bile son derece savunmasız olacaktır.
Ancak işin endişe verici yönü, çevre problemlerinde yatmaktadır. Adaya yapılacak herhangi bir doğrudan saldırı, Körfez sularına büyük miktarda petrol ve kimyasal madde sızıntısına yol açabilir. Bu da, Körfez ülkelerinin içme suyu ihtiyacının %90'ına kadarını karşılayan suların, tuzdan arındırma süreçleri esnasında ciddi ekolojik kirlenmesine sebep olabilir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin böyle bir operasyonla daha geniş stratejik hedeflerine ulaşabileceği de belirsizliğini koruyor. Washington bugüne kadar İran topraklarına, nükleer tesislere ve diğer stratejik varlıklara yönelik 1.500'den fazla füze saldırısı düzenledi, ancak yine de istediği sonuçlara ulaşamadı. Bu bağlamda, Harg Adası'nın İran'a karşı gerçekten belirleyici bir stratejik zafer sağlayıp sağlayamayacağını sormak yerinde olacaktır.
Bugün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn gibi ABD askeri korumasına büyük ölçüde bağımlı Arap devletleri, son derece zor bir seçimle karşı karşıya kalıyor. Bu durum aynı zamanda İslam dünyasındaki en derin kırılmalardan birini de yansıtıyor. Bu ülkelerde bulunan ABD askeri üslerinin sadece savunma ve güvenlik ihtiyaçlarına değil, aynı zamanda İsrail'in güvenliği de dahil olmak üzere daha geniş Amerikan jeostratejik hedeflerine de hizmet ettiği yaygın olarak kabul ediliyor.
Bununla birlikte, ekonomik istikrar ve refaha alışmış monarşiler, Donald Trump'ın sert ve zaman zaman açıkça küçümseyici söylemlerine rağmen, ABD güvenlik şemsiyesinden herhangi bir ayrılmayı önemli bir risk olarak görmeye devam ediyor. Amerika Birleşik Devletlerinin askeri gücünü varlıklarının teminatı olarak gördükleri için aşağılanmaya da katlanıyorlar. Körfez ülkeleri geçmişte İran'la yakınlaşma anları yaşamamış olsa da, mevcut risklerin boyutu, bölgenin geleceği için ihtiyatlı ve ölçülü bir yaklaşımın daha akıllıca olduğunu gösteriyor.
Körfez'deki Arap devletleri için İran hem ciddi bir rakip hem de sistematik olarak zayıflatılması bir ölçüde arzu edilen bir ülke. Aynı zamanda, İran'a verilecek sınırlı destek bile bu devletleri Amerika Birleşik Devletleri'nden gelebilecek olası misillemelere maruz bırakacaktır. Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman; Amerika'nın yanında oldukları müddetçe İran'dan, karşısında olurlarsa Amerika Birleşik Devletlerinden korkmaya devam edeceklerdir.
