Azerbaycan Türkleri

0


Tarihî ve siyasî sebeplerle güney ve kuzey kısımlarına ayrılan Azerbaycan’ın güneyi İran’a ait olup, kuzeyi, bugünkü Sovyet Sosyalist Rusya Cumhuriyetleri sınırları içerisinde bulunmaktadır, Aslında bir bütün olan bu tarihî ülkeye büyük tarihçi Taberi’nin tarifi üzerine “ibâdet edilen ateşin en büyüğü burada bulunduğundan Azerbaycan demişler”dir. Bu coğrafi ad, kuzey kısmına, takriben bundan yüzyıl evvel, Abül-Hasan Vezirli ile Mirza' Kâzım Bek gibi Azerî bilginleri tarafından dahi verilmiştir.

1917 yılında Çarlık Rusya’sının çöküşü üzerine, kısa bir müddet Maverayi Kafkasya “Seym”i tarafından idare edildikten sonra, 28 mayıs 1918 yılında Millî Azerbaycan Cumhuriyeti adı altında istiklâline kavuşmuş, 27 Nisan 1920 yılında ise maalesef Sovyet Rusya tarafından işgal edilmiştir.
Fakat yine bir müddet Maverayi Kafkasya Sovyetler federasyonu idaresinde kalmış, nihayet Sovyet Sosyalist Azerbaycan Cumhuriyeti adını almıştır. Bu suretle, fiilen kaybolan millî istiklâl de ortadan kaldırılmıştır.

Kuzey Azerbaycan’ın yüzölçümü 94,137 kilometre karedir; dört milyon nüfusu vardır. Nahçıvan, Karabağ ve diğer Azerbaycan sınırları içerisine girmeyen yerli halklarla Azerbaycan Türkleri toplum halinde 4.000.000 dan aşkındırlar. Etnik bünye bakımından da tamamiyle Türktür. Aralarında Terekeme, Ayrım, Karapapah, Şahseven, Ustaçlu, Padar, İmreli, Kalaç ve daire gibi özbeöz Türk boyları bulunmaktadır.

Azerbaycan fevkalâde zengin bir ekonomik bünyeye sahiptir. Zengin petrol üretiminin yanında havyarı, madenleri, ipeği ve yemişi ile dünyaya ün salmış bir Türk diyarıdır.

V. - VI. yüzyıllara doğru Türk akınmın yeni bir istikametini teşkil eden Azerbaycan, VII. yüzyılda Hazarlar idaresine geçmiştir. Arap istilâsı, sahaya yeni bir idare sistemi getirmekle, ülkeyi uzak hilâfet merkezi idaresine bağlamağa muvaffak olmuştur. Memleket bu devirde iktisaden yüksek refah seviyesine kavuşmuştur. Fakat Volga yolu ile yapılan müz’iç Rus akınları, bir yıla yakın bir zaman içerisinde durmadan Azerbaycan’ı mücadele ve müdâfaaya şevketmiş, iç huzurunu zedelemiştir. Rus Profesörlerinden P. T. Kovalevskiy’e göre Rus hayatının yüzyıllar boyunca çapulculukla elde edilen ganimetlere bağlı oluşunu itirafı, Azerbaycan’ın ne kadar ağır bir dış Rus baskısı altında yaşadığını göstermektedir. Bununla beraber hilâfetin geçirmekte olduğu iç sarsıntılar üzerine Azerbaycan, altı müstakil sülâle idaresi arasında parçalanarak yarı bağımsız yaşamıştır. XI. yüzyıla doğru Azerbaycan’ın Selçuklular tarafından fethedilmesi, arap ve yerli sülâ¬leler hâkimiyetine kesin bir son vermiştir. Selçuklular umumiyetle sınırları içerisine aldıkları bütün sahaları, ellerinde sağlam tutabilmek gayretiyle hilâfetle sıkı münasebetler kurarak, bu makamın da nüfuzundan faydalanma fırsatmı kaçırmamalardır. Nitekim Melikşah (l072-1092) kızını Muktedirbillâh’a (1075 -1094) verirken, Azerbaycan’ı da kızının çeyizi arasında, Hilâfete bahşiş olarak vermiştir. Böylece cenubî Azerbaycan’da hâkimiyet Selçuklular idaresinde iken, şimali Azerbaycan Şirvanşahlar istiklâlinin müdafaasıyla meşgul idi. Umum Kafkasya siyasî hayatında işbu Şirvanşahlarm oldukça ağır basan bir hâkimiyetleri olmuştur.

XIII. - XIV. yüzyıllar, Azerbaycan’ın Harezmliler, Moğollar ve Timurî’ler tarafından ele geçirilme devresi olmuştur. Buna göre de Selçuklular hâkimiyeti bu sefer de olduğu gibi Moğollara geçmiştir. Ve 1221 yılı Moğol istilâsı, tam mânasiyle, ağır bir intikamcı hareket mahiyetinde olup, Azerbaycan’ı bütünü ile sarsmış, mukavemete kalkışan yerlerini ve şehirlerini yerle bir etmiştir. Ağır tahribata uğrayan şehirler arasında; Şirvan, Bakû, Gence, Berde gibi devrin çok mühim sayılan ekonomik merkezleri de bulunmakta idi. Fakat XIII. yüzyılın ortalarına doğru, durum bir dereceye kadar değişmiş, iyiye doğru yönelmiştir. Hülâgû Han’ın kurduğu muazzam İlhanlı’lar Devleti sınırlarına giren Cenup ve Şimal Azer- baycanîarı, yeni bir devlet idaresi sistemi içerisinde, nisbî bir eko¬nomik ve kültür refahına erişmiş idi. Azerbaycan’ın bu devir dış ticaret münasebetleri Çin’e ve Cenevizliler ülkesine kadar uzamıştır. Kültür hayatı bakımından da, hissedilir bir mânevî kültür kaynaşması ve yükselmesi mevcut olmuştur. Bilhassa Tebriz şehri, çağın âlimleri ve san’atkârlar ocağı haline getirilmiştir. Netice itibariyle Moğol istilâsı, Azerbaycan’ı siyasî bir idare altında birleşmeğe mecbur eden tarihî bir vasıta olmuştur.

Timur’un ölümü üzerine Azerbaycan sanki istilâdan kurtulmuş gibi idi. Buna rağmen XIII.-XIV ve XV, yüzyıllar Azerbaycan için yine de bir sarsıntı ve kargaşa devri olmuştur. Timur’un ölümüne gülerken, bu sefer de Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen sülâleleri arasında şiddetli taht çekişme ve mücadeleleri, nıüsbet ve menfi akisleri ile Azerbaycan’ı durmadan sarsmakta idi. Nitekim 1413 tarihinde Karakoyunlu Yusuf’un Şirvan’ı istilâsı, barbarca yapılan bir tahribattan başka bir şey olmamıştır. Ne ise Yusuf’un ölümü, Şirvan için bir saadet müjdecisi omuş, Şirvanşahlar üklesi de nisbi bir sulh ve sükûna kavuşmuştur.

Basit bir taht mücadelesine girişen Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmen aşiretlerinin gafletinden faydalanmasını bilen diğer İran aşiretleri, kızılbaş adı altında harekâta geçerek 1499 da Erdebil’i ellerine geçirmiş, Akkoyunlu Devletini de tahrip etmiştir. Silip süpürücü bir istikâmete meyyal bu hareket, cidden endişe ve¬rici idi. Neticede, parçalanmış küçük hanlıklar halindeki idare sis¬temi, Erdebil şeyhlerinden Safi’in genç kuşağından, Şah İsmail’in eline geçmiş idi. Büyük devlet adamı ve muktedir bir şair olan Şah İsmail (1485-1524) bu devir Azerbaycan’ının tanınmasında mühim roller oynamış bir şahsiyet idi. O göçer-konar kabile ve aşiretlerin birliğine çalışarak, hepsini tahtı etrafında toparlamağı başarmış¬tır. Azerbaycan sınırları alabildiğine genişlemiş, ismi, milletlerara¬sı şöhrete erişmiştir. Ne yazık ki, bu büyük hükümdarın, kendine lâyık varisi bulunamayınca, birleşik Azerbaycan, yeniden parça¬lanma bâdiresine düşmüş, yaşadığı mâmur durumdan mahrum bı¬rakılmıştır. Bu son parçalanma, türedi bir çok hanlıkların doğmasına sebep olmuştur. Hanların çoğu Türk ırkından olup, İran idaresinde, oldukça büyük rolleri olmuştur. Şirvan hanlığı, eriştiği ekonomik seviyesi ile buna en iyi bir örnek olabilir.

Günden güne sınırları genişleyen İran, nihayet günün birinde, Azerbaycan üzerinde de etkisi çok olan Osmanlı İmparatorluğu ile hesaplaşma mecburiyetinde kalacaktı. Lala Paşa’nm Tiflis yolu ile, 1573 de Gence, Bakû, Derbent şehirlerini eline geçirişi, iki komşu İslâm devletinin, birbirine diş bilediğine esaslı bir alâmet oldu. Osmanlıların Şirvan eyaletini on dört, Derbend’i yedi paşalığa ayırmaları, kısa da olsa, Osmanlı hâkimiyetinin Azerbaycan üzerinde nüfuzunu göstermektedir. Bir aralık İran, yani cenup Azerbaycan’ı da Osmanlı akınına uğramış, Azerbaycan Türk’ü, iki kardeş Türk’ün ateşi arasında sıkışıp kalmıştır. İran ve Osmanlı İmparatorlukları arasındaki dinmek bilmeyen savaşlar, Azerbaycan’ın siyasî hayatı üzerinde, pek fena tesirler yaratmıştır. Volga'yı eline geçirerek, Kafkasyayı yutmayı ötedenberi tasarlayan Rusya, tetikte, hep müsait fırsatın zuhurunu beklemekte idi. Nihayet, harplerden bitap çıkan îran mülkü sayüan Azerbaycan’ın, onseki- zinci yüzyıl ortalarına doğru, müstakil hanlıklar hâlinde parçalanarak, Rusya istilâsına kolayca uğrayacak birer yerli eyalet olmaları beklenen bu fırsatı vermiştir. Bakû, Gence, Karabağ, Şirvan, Şeki, Erivan, Kuba, Talış, Ilısuy ve emsali hanlıklar, hep müstakil idareye sahip birer Türk devletçiklerinden ibaretti. îdarî hâkimiyet hep Türk aşiret ve boylarının kefaleti altında idi. Hanın, resmen tanınan hak ve hukuku var idi. XVIII. yüzyıl, bu idare si¬teminin en parlak bir devri olmuştur. Ne yazık ki, durmadan devam eden hanlıklar arası lüzumsuz gurur ve çekememezlik entrikaları hanlıkları, ha bugün ha yarın, Rusya ağzına atılacak hale getirmişti. Nitekim yüzyıla yakın Azerbaycan’ın müstakil hanlık devri, Rus istilâsına boyun eğerek XIX. yüzyıl başlarında artık sönmüş, Rus müstemlekeciliği devri başlamıştı. Azerbaycan Türkleri için Şimalî Azerbaycan’ın bu yeni devri pek felâketli olmuştur. Hanları, Cevat Han başta olmak üzere, Ruslarca katledilmiş; aydınları, vatanseverleri, yazarları merhametsizce, Rusya içindeki zindanlara atılmış, hanlar hanımanlar söndürülmüş, kimsesiz Azerbaycan Türkü, nihayet Türklüğünün cezasına çarpılmaya bırakılmıştı. Beş altı bin ailelik sürgünler, mecburî göçler, bedbaht Azerbaycan’ın kaderi haline getirilmişti. Işık görmeyen evler, bacası tütmeyen haneler, yeni istilâya uğramış olan Azerbaycan’ın en acıklı bir dekoru idi. Yer yer zuhur eden isyanlara aldıracak merhametli bir müstevliye intizar etmek, abesten sayılırdı.

Nihayet, beklenen ve korkulan istilâ âfeti XVIII. yüzyılda, Kafkasya milletlerini tek elden idare edecek bir sistemin kurulması ile gerçekleşti. Yeni idarenin, memleket istilâsını kolaylaştıracak metodu arasında, Ruslaştırma siyaseti, Rusluk ve Rusçuluk için en cazip olanı idi. Yerine göre şiddet, yerine ve hattâ zamanına göre, beklenmedik yumuşaklık ve tatlılıkla yürütülen bu siyasetin esas gayesi, Azerî Türkünü istiklâl fikrinden kaydırmak, onu Rusa ısındırmak olmuştur. Tanrıya şükür ki, yüzyıllık Rus istilâsı, Azeri Türkünü ne içten, ne de dıştan parçalamaya muvaffak olmuştur. Tam aksine, Rus mektepleri bile, AzerbaycanlInın ruhun¬da beşli bir milliyetçilik fikrini geliştirmiş, kızgınlaştırmış, istiklâl kalıbına döküvermiştir. Bu kalıptan yetişenler arasında, maalesef bugüne kadar, lâyıkiyle tanıtılamayan büyük ve mütefekkir Azerbaycan Türkü evlâtlarından; Ali Merdan Topçıbaşı, Ali Bey Hüseyinzade, Nesip Bey Usupbeyli, Mehmet Emin Resulzade, Ceyhun Bey Hacibeyli gibi dev şahsiyetler de bulunmakta idi. Hele millî Azeri matbuatı, edebiyatı yazarlar silsilesi; istilâ yükünün ağırlığından, zedelenmeden hür Türk kültürüne hizmet yolunda, millî uyanışın istiklâlini tahakkuk ettirmek üzere iken, 1905 yılı birinci Rusya içi ihtilâli de imdada yetişerek, istiklâl yolunu kısaltmış oldu. Azerbaycan siyasî fikriyatını ifadeden yoksun, çeşitli siyasî partiler kuruldu. İhtilâl havasının estirdiği istiklâl fikri Gence’nin ‘Ademi Merkeziyet” partisi ile Bakû’nun “Müsavat” partisini birleştirdi. İki milliyetçi ve Türkçü lider Nesip Bey Usupbeyli ile Mehmet Emin Resulzade, tesadüfen parti propagandası dönüşü, Kür demir istasyonunda karşılaşarak “Azerbaycan istiklâl” mefkûresi etrafında birleştiklerine and içtiler. 1918 yılının 28 Mayısındaki Millî Azerbaycan Cumhuriyetinin ilânını garantilediler. İki yıla yakın millî ve müstakil hayatiyle yaşayan Millî Azerbaycan Cumhuriyeti devri, tarihlerde Azerbaycan’ın “Müsavat devri” diye geçer ise de amansız fetret devri millî istiklâl mücadelesine de ferahlıkla “Mehmet Emin Resulzade” devri diyebiliriz.

27 Nisan 1920 yılındaki istilâ, Millî Azerbaycan vicdanına indirilmiş ağır bir darbe idi. Komünist rejimi bu Türk ülkesini de, aldatıcı vaadlerle kendine ram ederek, istiklâline son vermiştir. Fakat istiklâline susamış, hattâ bir aralık hür yaşayışın tadını almış olan bir milletin esaretine, aslâ inanılamaz. O yine günün birinde, millî kardeş kültür birliği sayesinde, azatlığına, abadanlığına kavuşacaktır. Tarihte, hele son zamanlarda istiklâline kavuşmayan bir millet kalmadı. Azerbaycan da mutlaka kavuşacaktır. Bahusus ki Azerbaycan, maddî ve mânevî kültürü ile, istiklâl yoluna dizilmiş milletlerin, bihakkın öncülüğüne seçilmiş bulunmaktadır.

Azerbaycan’ın tarihi kadar eski olan zengin bir halk ve klâsik edebiyatı da vardır. Hattâ Yakın Doğu milletleri edebiyatları arasında en belirlisinin yine Azerbaycan edebiyatı olduğu söylenebilir. En eski çağlara ait ağızdan ağıza, nesilden nesile devredilen halk edebiyatına ait malzemenin elimize geçmemesine rağmen, Dedem Korkut, Köroğlu gibi Türk epik eserlerinin bu toplulukta ve topraklarda tutunması, söylenmesi, eski Azeri Türk edebiyatının sağlam müjdecileri olmuştur. Klâsik yazılı edebiyat ise, başlangıçta kısmen Arap ve Fars dili olmak üzere, daha VIII. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmıştır. Arap dilli İsmail ibnYassar, Azerbaycan’ın VIII. yüzyıl edebiyat temsilcisi olmakla beraber, onu takip eden Far dilli, saray şairi Katran Tebrizî, ilk keşide ve gazel tarzlı Azerbaycan Türk edebiyatının temel kurucusu olmuştur. “Sefernâme” yazarı Nasırı Husrev, Katran’m, şiirlerini kısmen Azerice, yani Türk dilinde yazdığını nakletmektedir.

Fars dilli Azerbaycan edebiyatını geliştirenlerden biri de XI. yüzyıl sonu ile XII. yüzyıl başlarında Şirvanşahlar sarayı şairlerinden Ebu’l-Ulâ Gencevi idi. Şirvanşah Menuşehr’e (1120-1149), Ahistan’a ve evlâtlarına kasideler yazan bu şair, çağının tanınmış müneccimlerinden Felekî Şirvanî ile İzzeddin Şirvanî ve Afdaladdin Hakanî’nin hocası olmuş, onlara kültür ve şiir zevkini aşılamıştır. Çağın edebiyatına yeni bir zevk ve zarafet katanı Genceîi Mehseti Hanım olmuştur. Hanımların dert ortağı bu şaireden bize ancak rübaîleri intikal etmiştir. Şiirlerinde aşka ve tabiata fazla yer verilmiştir. Dağdağalı bir saray hayatı şairi olan Afdaladdin Hakanı, 1199’da ölmüştür. Şiirlerinin acı bir hayat tenkidini yaşatması, sahibini takibata uğratmış, hapse attırmıştır, İlk mesnevi tarzı şairlerinden sayılır. Fakat, asıl Azerbaycan edebiyatına geniş hayal zevkini sokan ve o edebiyata milletlerarası vasfı kazandıran Nizamî Gencevî (1141-1203) olmuştur. Velût ve üstat bir şair olması itibariyle, uzun zaman, edebiyatta rehberlik vazifesini görmüş, bir çokları tarafından taklit edilmiş, Şark edebiyatının değişmez ilhamcısı ve hayal yaratıcısı olmuştur. 1141’de Gence’de dünyaya gelmiş olan Nizamî şiirlerinde, gururla vatanını, kahramanlarını ve içbağlılığı ile de Mihinbanu, Şirin ve Nuşabe’sini terennüm etmiştir. Şirin tipinde kendi sevgili karısı, Türk asıllı Afak’ı yaşatmıştır. Kudretli bir şair idi. “Mahzen-i Esrar” adlı eserinde 80; “Leylâ ve Mecnun”una 40; “Husrev ü Şirin” ine ise 25 nazire yazılmıştır. Kanadını Doğu edebiyatına germiş olan Nizamî, uzun zaman, edebî bir mektep haline getirilmekle, bir nevi edebi gelenek derecesine yükseltilmiş idi. Nitekim XIII.-XIV. yüzyıllar Azerî şairle rinden Erdebilli Arif, Assar Tebrizî gibileri hep Nizamî’yi taklitle şöhret bulmuşlardır.

Asrın başlıca edebî hususiyetlerinde biri de, Azerbaycan sahasında, tarikat edebiyatı nevinin gelişmesidir. Şeyh Mahmud Şebüsteri’nin “Gülşeni Raz”ı, çağın bilginlerinden Seyyid Yahya Şirvani, Baba Ni’metullah Nahçivanî, Kemeleddin Erdebilî, Emineddin Tebrizî gibi tarikat bilginleri tarafından işlenmiş ve hakkında şerhler yazılmıştır.

XIII. yüzyıldan itibaren Azeri Türkçesini, edebî ve millî bir dil olarak kullanan Hasanoğlu, Kadı Bürhaneddin (1344-1398) İmadeddin Nesimi gibi devir açan şairler, Azerî edebiyatına tama¬miyle yeni bir merhale kazandırmışlardır. Her üçü de Kadı Burhaneddin’in dediği gibi “gayret ve namus için kemer bağlamış” birer şahsiyet olmuşlardır. Herbirinin edebî nüfuz sahaları geniş ve iz bırakıcı olmuştur. Hele Hurufîlik, Celâyır hanedanına mensup Sultan Ahmet b. Veys (1382-1410) gibi Azerbaycan Türkçesini kullanan bir şair de yetiştirmiştir.

XV. yüzyılın edebî veçhesini tanıtan Şeyh Sadreddin Erdebili’nin şakirtlerinden Şah Kasım Envar olmuştur. Ali Şir Nevaı’nin de takdir ettiği şairin değerli eserleri vardır.

XV. - XVI. yüzyıllar millî Azerbaycan için geniş imkânlar hazırlamıştır. Şah İsmail-i Safevî gibi bir devlet reisi ve aynı zamanda Azerbaycan Türkçesini devlet ve edebiyat dili seviyesine çıkaran bir şairin, bu sahadaki himâyesi, şüphesiz, pek tesirli olmuştur. Hatâi ile beraber mütercim Ahmedi. Habibi’nin ana dillerinde şiir yazmaları, bu Türkçeyi devrin saray dili olmasına kadar götürmekte gecikmemiştir. Şah İsmail “Hatâî”nin sarayı, bir nevi Azerbaycan kültür ocağı haline getirilmiştir. Müzik, ressamlık, mimarlık, tezhipçilikle beraber tezkirecilik” de bu devirde gelişmeğe başlamıştır.

XV. - XVI. yüzyıllar, Azerî cemiyet hayatı şartlan doîayısiyle, Türkiye’ye geçmiş bir yığın Azerî şair ve sanatkârlarına raslanr maktadır, Hâmidî, Şahidî, Sururî, Basirî, Kabilî, Bidarı, Haîilî vb. bunlardandır. Sayısı pek kabarık olan bu şairler hakkında, dağınık da olsa, tezkirelerde malûmat bulunmaktadır.
Azerbaycan edebiyatına büyük bir prestij kazandıran Hatâî ve Fuzûlî gibi şahsiyetler, bu edebiyatı Doğu İslâm ülkeleri arası şöhret sahibi kılmıştır, Bağdat mahfilinde yetişen çağın Azerbaycan şairleri de bu tesirle genişlemiştir. Şemsi, Ahdî Bağdadî, Rindî Bağdadî, Zihnî Bağdadî bunlardandır.

Fakat XVII. - XVIII. yüzyıllar Azerbaycan Türk edebiyatında, en kuvvetli mevkii saz şairleri tutmuşlardır. Şah İsmail’le başlayan bu edebiyat nev’i, Azerî ruhunu pek okşayıcı olmuş ve zenginlik içinde bir miras bıraktırmıştır. Küreni, Gurbâni, Turfarganlı Abbas gibi saz şairleri hep bu mirasın bir bakiyesidir.

Aynı yüzyıllar Fuzulî ve Nevaî gibi üstat şairler mektebi de, bir yığın değerli Azerî şairleri yetiştirmiştir. Kavsi Tebrizî, Saib Tebrizî, Mesihî, Müştak, Melik Bey Avcı, Mevcî, bu mekteptendirler.

XIX. yüzyıl başı ise bilâkis Azerbaycan kültürünün bedbaht bir devridir. Memleket Rus işgaline uğramış, vatan ağlayan Azerî şairlerine matem ve ağıt konusu olmuştur. Daha şpnralan Nizamı, Nesimî ve Fuzulî mektepleri faaliyeti yanında, yeni Azerbaycan edebiyatına katılan kurucu Molla Penah Vakıf (1717 - 1797) ve Vi- dadî (1709-1809) mektebi dışında, Kasım Bek Zakir (1784-1857), Abbas Kulu Ağa Bakihanlı, İsmail Bek Kutkaşenli, Mirza Şefi Vazeh gibi fikir adamları, Azerbaycan edebiyatı kültürünü bir kat daha yükseltmişler, ona Avrupa kültürü hayatiyetini de katmışlardır. Hele yüksek tahsillerini Rus Üniversitelerinde görmüş olanlardan Haşan Bey Zerdabi, Necef Bey Vezirli 1854-1926) ile maa- rifçi şair Seyyid Azim Şirvani (1835-1888), Mirza Fethali Ahundzade, Hurşit Banu Natavan hanım nesli Azerbaycan edebiyatına, milletlerarası yeni bir karakter vermiştir. Hele Zakir ve Vakıf’ın kurduğu edebi mektep: Ermeni Peri hanım, Ermeni Mirza Can Mada- tof, Endelib Karacadaği, Mirza Bahşi - Nedim, Muhammed Bey 



Yorum Gönder

0 Yorumlar

Yorum Gönder (0)

#buttons=(Çerezleri kabul et) #days=(20)

Web sitemiz çerezler sunmaktadır. Kabul edin
Çerezleri kabul et