12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra ülkeyi anarşi ve kaosa sürüklediği düşünülen üniversitelerde özerklik sona erdirilmiş, üniversiteleri zapturapt altına almak için Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) adıyla tanınan merkezi bir idare kurulmuştu.
Yükseköğretim Kurulu 1981 yılında, yükseköğretimi askerî hükümetin fikirlerine göre yeniden
düzenleyen 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile kuruldu. İlk YÖK başkanı İhsan Doğramacı, çeşitli üniversitelerde kurucu, öğretim üyesi olarak yer almış; alanında ve yüksek öğretim kurumlarının idaresinde engin tecrübeye sahip bir hoca olduğundan kimse onun başarısız olduğunu iddia edemedi.
1933 yılında çıkarılan
2252 sayılı üniversite kanunu ve 1946 yılında çıkarılan üniversiteler kanunu,
bir veya az sayıdaki üniversite için öngörülmüştür. Bu dönemlerde,
yükseköğretimde koordinasyon ihtiyacı pek hissedilmemiş ve ağırlıklı olarak Millî Eğitim Bakanlığı eliyle yürütülmüştür. 1973 yılına gelindiğinde bir planlama
dahilinde üniversitelerin yurt sathına yayılması ve üniversiteler arasında
koordinasyon ihtiyacı ön plana çıkmıştır. 1973 yılında çıkarılan 1750 sayılı
Üniversiteler Kanunu ile yükseköğretime yön vermek amacıyla gerekli inceleme,
araştırma ve değerlendirmeyi yapmak ve yükseköğretim kurumları arasında
eşgüdümü sağlamak amacıyla bir Yükseköğretim Kurulu oluşturulmuş ve böylece
Türkiye'de ilk defa bir üst kuruluş öngörülmüştür. Ancak Anayasa Mahkemesi,
1975 yılında söz konusu yasa maddesini iptal etmiştir. Oluşturulan kurulda hükümet
kanadından gelen üye sayısının üniversitelerden gelen üye sayısından fazla
olması ve bu durumun anayasada ifade edilen üniversite özerkliğine aykırı
bulunması iptal gerekçesi olarak sunulmuştur.
1980 askerî
darbesinden yaklaşık bir yıl sonra askerî yönetim devam ederken 6 Kasım 1981
tarihinde 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu yürürlüğe girmiştir. Çıkarıldığı
günden itibaren çokça eleştirilen bu yasada öngörülen Yükseköğretim Kurulu
(YÖK), çıkarıldığı olağanüstü dönemin anayasasında da (1982 anayasası) yerini
bulmuştur. Bundan dolayı hem 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nu hem de darbeci
generallerin hazırlattığı 1982 anayasasının ilgili maddeleri birlikte
değerlendirilmelidir. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile kurulan
Yükseköğretim Kurulu şu şekilde tanımlanmış ve yetkilendirilmiştir: Yükseköğretim Kurulu;
bütün yükseköğretimi düzenleyen ve yükseköğretim kurumlarının faaliyetlerine
yön veren, bu kanunla kendisine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde
özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip, sürekli görev yapan bir kuruluştur.
Yükseköğretim Kurulu'na; Yükseköğretim Denetleme Kurulu, Öğrenci Seçme ve
Yerleştirme Merkezi ile gerekli planlama, araştırma, geliştirme, değerlendirme,
bütçe, yatırım ve koordinasyon faaliyetleri ile ilgili birimler bağlıdır.
Yükseköğretim Kurulu, üniversiteler, Bakanlar Kurulu ve
Genelkurmay Başkanlığı'nca seçilen ve sayıları, nitelikleri ve seçilme usulleri
kanunla belirlenen adaylar arasından rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı
hizmet yapmış profesörlere öncelik vermek suretiyle cumhurbaşkanınca atanan
üyeler ve cumhurbaşkanınca doğrudan doğruya seçilen üyelerden kurulur. Kurulun
teşkilatı, görev, yetki, sorumluluğu ve çalışma esasları kanunla düzenlenir.
2002 yılında iktidar ola Adalet ve Kalkınma Partisinin ilk
Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu bir YÖK Kanun taslağı hazırlatmış ancak
muhalefetin tepkileri üzerine genel başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla
taslak meclise gelmeden geri çekilmişti.
1946'da kabul edilen
kanunda, rektörlerin seçimle görev başına gelmesi öngörülüyordu.
1992'de rektörlerin belirlenme sürecini düzenleyen kanun maddesi
değişti ve seçimler geri getirildi. Kanuna göre, devlet üniversitelerinde
rektör adayları, profesör unvanına sahip akademisyenler arasından önce öğretim
üyeleri tarafından seçiliyor, daha sonra YÖK adayların üçünü Cumhurbaşkanının
onayına sunuyor, en son da Cumhurbaşkanı rektörü atıyordu. Rektörler 4
yıllığına görev alıyor ve en fazla iki dönem bu görevi yürütebiliyordu.
2016'da AKP
milletvekilleri TBMM'ye Cumhurbaşkanına doğrudan rektör atama yetkisi veren bir
kanun tasarısı getirdi, tasarı muhalefetin itirazları üzerine geri çekildi. Bundan
3 ay sonra yayımlanan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bu uygulama
yürürlüğe girdi. Buna göre, devlet üniversitelerinde rektör YÖK tarafından
önerilecek üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanıyor. Vakıf üniversitelerinde
ise rektör, mütevelli heyetinin belirlediği adaya YÖK'ün olumlu görüş
vermesinin ardından Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.
1980 sonrası anayasa ve kanunları demokratik bulmayan ve rektör atamalarında cumhurbaşkanının takdir yetkisini yerinde görmeyen milli görüş ve Adalet ve Kalkınma Partisi mensupları atamayı yapacak olan kendi partilerinin genel başkanı olunca eskisinin binde biri kadar bile demokratik olmayan; üniversite öğretim üyelerine söz hakkı vermeyen sistemi hemen kabullenmiş durumdalar.
İşin daha da kötüsü, Ak Parti iktidarının rektörleri arasında başta kendi yakınları olmak üzere "adrese teslim" öğretim görevlisi alım ilanları yaygınlaştı.
Tıp ve Diş hekimliği fakültelerine "veterinerlik" kökenli dekanların atanması ise tam bir komedi.
