İstanbul'un Fethi

0

Coğrafî durumu ve kurulduğu yerin güzelliği ile dünyanın en önemli şehirlerinden biri olarak kabul edilen İstanbul şehri, ilk çağdan beri birçok ordunun hedefi olmuştur. Pek çok ordu bu ünlü şehri ele geçirerek büyük bir zafer kazandığını ilan etmek için İstanbul surları önüne dayanmıştır. Onlar, pek çok defa her türlü taarruza dayanacak kadar sağlam yapılan surları aşamayarak ümitsizce çekilip geri dönmüşlerdi.


İstanbul kuşatmalarının tarihçeleri incelenecek olursa görülür ki bu şehir kurulduğu tarihten Osmanlılar tarafından fethedilinceye kadar on yedi kere Yunanlılar, Romalılar ve Latinler; yedi kere Araplar, beş kere de Osmanlılar tarafından kuşatılmıştır. Bu kuşatmaların yedisinde kuşatan orduların eline geçmiş; yirmi ikisinde ise işgalciler kuşatmayı kaldırmak zorunda kalmışlardır. Nihayet cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han Gazi tarafından yirmi dokuzuncu kuşatmada büyük bir başarı gösterilerek fethedilmiştir. 


İstanbul'un Osmanlılar tarafından yapılan kuşatmalarının birinci ve İkincisi cennetmekân Yıldırım Bayezid Han tarafından, üçüncü kuşatma Bayezid Han'ın şehzadelerinden Musa Çelebi tarafından, dördüncüsü ise Fatih Sultan Mehmed'in babası İkinci Murad Han tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu kuşatmaların hepsi, saltanatın sağlam temeller üzerine kurulmasına dünyayı feth etme idealinin haranı katan kurucu padişah Osman Gazi hazretlerinin yüce fikirlerini gerçekleştirmek gibi hikmet dolu bir maksatla gerçekleştirilmiştir.


Osmanlı hilâlinin ufuklarda büyük bir şanla dalgalanmaya başladığı sırada Bizans imparatorluğu en büyük imparatorluklardan biri olarak kabul ediliyordu.  İstanbul şehri ise gelirleri ve bayındırlık yönlerinden oldukça ilerlemişti. Şehrin ele geçirilmesi özellikle peygamberimizin bir hadisiyle en yüce bir manevî zafer kabul edilmişti:

لَتُـفْتَحَنَّ  الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَـلَنِعْمَ  الْأَمِيرُ  أَمِيرُهَا،  وَ لَنِعْمَ 
الْجَيْشُ  ذَلِكَ  الْجَيْشُ

"İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, o ordu ne güzel ordudur." hadis-i şerifi, taşıdığı müjdenin nuruyla mü'minlere şevk ve gayret vermiş olduğundan birçok mücahit kafilesi, aylarca yol alarak İstanbul surlarının önüne gelmişler; iki cihan serveri peygamberimizin mukaddes vaadine erişebilmek için şehitlik metebesine kavuşmuşlardı. Bu büyük müjde, İslâmın yegâne savaşçısı, koruyucusu olan Osmanlılarda da tam bir mücahit olma arzusu doğmasına yol açmıştı. Şehrin konum olarak taşıdığı önem ise gerçekten büyük bir saltanatın başkenti olmasına çok uygun görüldüğünden cennetmekân Osman Gazi hazretleri, Osmanlının destanına bir zafer armağanı olan, oğluna beylere mahsus bir eda ile seslendiği manzumesinde şöyle demişti: "İslâmbol'u aç gülzâr eyle!"


Bu yiğitçe tavsiyesiyle kendisinden sonra beylik sorumlulu-ğunu alacak olanlara şan ve zafer yolunu göstermişti. Uzak hedefleri gösteren bu tavsiye, kendisinden sonrakiler tarafından hareket düsturu olarak kabul edilmiş, İstanbul'un fethi ülküleri haline gelmiştir.


Osmanlılar İstanbul'un zaptını, şanlı ve güçlü bir devlet olmanın başlangıcı kabul ettikleri için şehrin alınması yolunda her fırsatı değerlendirmekten bir an geri kalmadılar. Önce İstanbul civarındaki kaleleri ve yerleşim yerlerini birer ellerine geçirdikleri gibi hicretin 758. yılında büyük bir ihtişamla Rumeli'ye geçtiler.  Osmanlıların bu hareketi, İstanbul'un zaptı için ilk zafer adımı, saltanatlarının yapısını sağlamlaştırmak için ileri görüşlü bir hareketti.


Sultan Orhan Gazi ve Murat Hüdavendigâr devirleri, İstanbul'un zaptını gerçekleştirmek için alınması gereken önemli yerlerin ele geçirilmesiyle, zaferin yegâne vasıtası olan ordunun kurulması ve düzenlenmesi ile geçti. Ordu bu maksadı gerçek-leştirecek şekilde kuruldu. Böylece Osmanlının şanı ve ihtişamı güç ve büyüklük ufkunda parlamaya başladı. Bir süre sonra Gazi Yıldırım Bayezid Han'ın gönülleri coşturan zaferlerinin yıldızları ufuklan aydınlattı. Bu sırada Bizans imparatorluğu çöküşe doğru hızla yol alıyordu. BizanslIların bulundukları bu durum, başarıyı kolaylaştıracak asıl etkenlerden biri kabul edildiğinden şehir ilk kez kuşatıldı. Yıldınm Bayezid Han'ın bu istila hareketi, Hıristiyan milletlerin dini gayretlerine ve maddî menfaatlerine dokundu. Büyük bir Haçlı ordusu İstanbul'u kurtarmak için Niğbolu şehrini kuşattı. Güneye doğru saldırgan bir harekâta teşebbüs etti. Yıldırım Bayezid, Haçlıların bu harekâtını işitir işitmez kuşatmanın zorluklarıyla yorgun düşen ordusunu büyüleyici bir azimle gayrete getirdi ve yıldırım hızıyla Tuna boylarına koştu. Düşmanın ordusunu şanlı bir zaferle perişan ettikten sonra İstanbul'u ikinci defa kuşattı. Osmanlıların Rumeli'ye geçişlerini kolaylaştırmak için Anadolu Hisarı'nı (Güzelce Hisar) inşa ettirdi. Bizans imparatoru Emanuel, Galata'da İslâm mahalleleri kurdurmuş, camiler yaptırmış, buralarda padişahın adma hutbe okunmasını kabul etmişti. Ayrıca hükümdara büyük hediyeler takdim ederek barış için ricada bulundu. Başvezir Halil Paşa'nın aracı olması üzerine imparatorun teklifi kabul edildi ve kuşatmadan vazgeçildi.


Fakat Osmanlıların Timur'a yenilmesinden sonra Rumlar anlaşmayı derhal bozdular. İstanbul'da bulunan Müslümanları tamamen şehirden çıkardılar. Cami olarak kullanılan binayı temelinden yıktılar. Hatta İstanbul'da bulunan Müslüman ahaliyi, şehirden çıkıp Edirne ve Tekfur Dağı (Tekirdağ) taraflarına gelirken gaddarca şehit ettiler. Bu haince muamele Osmanlılarm kalbinde büyük bir düşmanlık duygusu meydana getirdiği için bunun intikamını almaya kesin karar verdiler. Yıldırım Bayezid'in ölümünden sonra şehzadelerinden Musa Çelebi, daha sonra da cennetmekân Sultan ikinci Murat şehri kuşattılarsa da bu sırada ortaya çıkan bazı mecburiyetler yüzünden İstanbul'u fethetmeyi ve ele geçirmeyi başaramadılar. 


Birbirini takip eden kuşatmalardan sonra Bizans imparatorları Osmanlının zafer kazanmış silâhlarına boyun eğmek zorunda olduklarını anladılar. Osmanlılara karşı büyük bir yakınlık duymaya başladılar. Osmanlı padişahları ise bu tarihten itibaren İstanbul surlarını istedikleri gibi muhafaza ettirmek ve Bizans imparatorluk tahtına arzu ettikleri kişiyi çıkarabilmek gibi sözü geçen, büyük devlet yöneticisi özelliğini gösterdiler. Fakat Cennetmekân Sultan İkinci Mehmet Han hazretlerinin Osmanlı tahtına oturması, İstanbul'un Türklerin eline geçeceğine dair bir zafer müjdecisi oldu. Padişah hazretleri ise asil bir soydan gelen ecdadının bu şerefli ülküsünü gerçekleştirmeye daha şehzadeli-ğinden itibaren kesin kararını vermiş olduğundan Osmanlı ülke-sinde iç barışı gerçekleştirir gerçekleştirmez İstanbul'un fethini düşünmeye başladı. Bu sırada Rum imparatorları tarafından bazı isteklerde bulunmak üzere Padişah hazretlerine elçi göndermeleri İstanbul'un fethini çabuklaştırmak için en büyük bir sebep sayıldı.  Padişah hazretleri elçiye bir cevap yazısı verdi. Hatta: "Bu mesele o kadar önemli bir şey değildir. Onu Edirne'de de görüşmek mümkündür" diyerek elçiye gizlediği düşüncesini kesinlikle belli etmedi. Bir süre sonra Edirne'ye gitti. Edirne'ye ulaşır ulaşmaz İstanbul'un fethini çabuklaştıracak vasıtaların hazırlanmasıyla uğraşmaya başladı.


Padişah hazretleri, bu maksadın gerçekleşmesini sağlamak için Bizans imparatoru Konstantin Dragoze'den Rumeli Hisarı'nın (Boğazkesen Hisarı) yapılması için bir yer istedi. Konstantin adı geçen arazinin Cenevizlilere ait olduğunu söyledi. Padişah hazretleri, Cenevizlilerle uyuşmanın kendisi için daha kolay olacağını söyleyerek Jüpiter Orillo mabedinin bulunduğu yere Rumeli Hisarı'nı inşa yaptırmaya ve aynı zamanda Anadolu Hisarı'nı tamire başladı. Padişah hazretlerinin bundan maksadı, Boğaz'dan yabana gemilerin geçişini tamamen engellemek ve İstanbul kuşatıldığında bu taraftan yardım gelmesini önlemekti. Burası eski çağlardan beri stratejik bir öneme sahipti. Androkles vaktiyle buraya büyük bir köprü kurmuş, Dârâ'nın muzaffer orduları buradan geçmiştir.

Padişah hazretleri, hisarın yapımından önce mükemmel bir plân hazırladı. Hisar plânının iki cihan serveri Peygamberimizin mübarek ismini oluşturan harfler şeklinde olmasını istedi. Her "mim" harfinin bulunduğu noktaya bir burç yapılmasını uygun gördü. Plan tamamlanır tamamlanmaz, mevsimin (havanın) durumunu, kışın dayanılmaz şiddetini asla dikkate almayarak Osmanlı topraklannın her tarafına fermanlar yazdırdı. Bu fermanlarda, hisarın inşaatında çalışacak duvara, kireççi, marangoz, yapı işçisi ve diğer işçilerin gönderilmesini emretti. Kısa zamanda iki bin duvara, dört bin marangoz ve diğerleri olmak üzere altı bin işçi bulundu. Bunlar olağanüstü bir çabayla hisarın yapımına başladılar (21 Mart 1452). 

Padişah hazretleri, hisarın bir an önce tamamlanmasına büyük önem veriyordu. Bir taraftan işçileri teşvik ediyor, diğer taraftan gerek kendileri gerekse başvezir Halil Paşa, vezirlerden Zağanos ve Sarıca Paşalar taş, tuğla ve kireç taşıyarak zaferin dayanağı olacak olan bu hisan bir an önce tamamlamaya gayret ediyorlardı.


Hisarın yapımı temmuz sonunda, yani dört ay sonra tamamlandı. Bu sırada Urban adında Macar bir mühendis, İstanbul'da maaşının artırılmamasına gücenerek göstererek Osmanlılara katıldı. Padişah hazretleri Urban'ı kabul ederek kendisine çok iltifat etti. İstanbul kuşatmasında kullanılmak üzere bir top dökmesini ona teklif etti.  Rumeli hisarının yapımı sırasında üretilen bu top Halil Paşa burcuna kondu. Hatta o sırada Boğaz'dan zor kullanarak geçmek isteyen Venedikli kaptan Riçi'nin gemisi, bu topa ilk hedef kabul edilerek batirıldı. Riçi, otuz kişiyle birlikte bir sandala atlayarak kurtulmaya çalıştaysa da Kandilli akıntısıyla Rumeli sahiline gelerek Osmanlılarm eline esir düştü.

Hisar duvarları, o zamana kadar yapılan büyük kaleler arasında dayanıklılık itibarıyla en sağlam olanlardan biri kabul ediliyordu. Özellikle kalenin denize yakın olan burcuna büyük toplar yerleştirilerek sağlamlığı bir kat daha artırılmıştı. Kale kumandanlığına ise Firuz Ağa adında bir kahraman görevlendi-rilmiş, emrine dört yüz kadar yeniçeri verilmişti.  Boğaz bu şekilde tahkim edildikten sonra gemilerden geçiş ücreti alınmaya başlandı.

Rumeli Hisarı'nın yapılması Bizans imparatorunu epeyce endişelendirmişti. İmparator, Padişah hazretlerim bu teşebbüsünden son derece müteessir olmuş, şanlı hükümdan İstanbul'u alma fikrinden vazgeçirmek için gerekli girişimlerde bulunmakta kusur etmemişti. Hatta inşaatın ertelenmesini sağlamak için ve Osmanlılara vergi vermeyi kabul ettiğini bildirmek üzere padişahın huzuruna bir elçi göndermişti. Padişah hazretleri, muhterem babasının Varna Meydan Savaşı'yla sonuçlanan sefer için Rumeline geçeceği zaman Çanakkale Boğazı'nın kapatıldığını ve OsmanlIların zafer yürüyüşünün açıktan açığa engellendiğini ileri sürerek:

Babam, Varna savaşma giderken Gelibolu'dan geçmesine engel olduğunuzda buraya bir kale yaptırma sözü vermişti. İşte ben şimdi onun sözünü yerine getiriyorum, imparatorunuza deyiniz ki şimdiki padişah öncekilere benzemez. Benim gücümün yettiği yerlere onların hayalleri bile varamaz, şeklinde sert konuşarak cevap vermiş, imparatorun teklifini kesin bir dille reddetmişti. Fakat imparator bu hususta cesaretini asla kaybetmedi. Bir süre sonra padişaha bir elçi daha gönderdi. Boğaziçi köylülerinin ekinlerini Osmanlıların harap ettiğinden bahsederek şikâyette bulundu. Padişah hazretleri Rumların bu şikâyetine hiç önem vermedi.

İmparator, hisarın yapımı sırasında olduğu gibi bu kez de Padişah hazretlerine değerli hediyeler göndermekten geri kalmadı. Fakat bütün bunlar görüntüden ibaret olduğundan bir taraftan da savunma hazırlıklarıyla uğraştı. Rumeli Hisan'nın yapımı sona erdiğinde Padişah hazretlerinin damadı İsfendiyar Bey, Tekfurdağı (Tekirdağ) yöresine bir miktar asker gönderdi. Bu askerler, yanlarında bulunan koyun sürülerini otlatırken Rumlar, sürülerin kendi bahçelerine zarar verdiğinden şikâyet ederek Osmanlılarla uğraşmaya başladılar. Bu mücadele sonucu birkaç Osmanlı şehit edildi. Durum Kâhya Bey vasıtasıyla Padişah hazretlerine arz edildi Rumların bu saldırısı iki toplumun arasının iyice açılmasına sebep oldu. İstanbul'un fethi ise zaten uzun zamandan beri arzu edildiğinden, şehri kuşatmak üzere gerekli hazırlıklara başlandı. İmparator, Osmanlıların bu teşebbüsünü haber alır almaz özür dilemek için bir elçi gönderdiyse de işe yaramadı. Bunun üzerine, İstanbul'un kesinlikle kuşatılacağım anlayarak şehrin kapılarını kapattırdı. Padişah hazretleri ise buna kızdı. Rumların bu hareketi üzerine imparatora: "Ya şehri teslim et veya baharda savaşa hazır ol!" şeklinde bir teklifte bulundu. İmparator ise bu teklife karşılık olarak savaşacaklarını bildirince Bizans İmparatorluğuna savaş ilân edildi.

Padişah hazretleri, ağustos ayının yirmi sekizinci günü Rumeli Hisarı'ndan çıktı. İstanbul'un çevresini keşfetmek için kale hendeklerinin önüne geldi. Hendeklerin durumuna göre gerekli planları yaptıktan soma savaş hazırlıkları için Edirne'ye gitti. Önce İstanbul'a dışarıdan gelecek yardımların yollarım kesmek gerekiyordu. Bu maksadı gerçekleştirmek için Beylerbeyi Koca Turhan Bey'i, Ömer ve Ahmet adındaki oğullarıyla Mora yardımadasma gönderdi. Bunlar, imparator Kostantin Draguza'nın kardeşi Dimitriyos'un Mora'dan yardım kuvvetleri göndermesine engel olacaklardı.

Turhan Bey Mora yarımadasına geldi. Mora hükümdarının İstanbul'a yardım etmesine kesin bir şekilde engel oldu. Bu sırada Padişah hazretleri, Edirne'de savaş hazırlıklarıyla meşguldü.


İstanbul şehrinin surları gayet sağlamdı. Bunun için Padişah hazretleri öncelikle surların tahrip edilmesi için büyük bir topçu parkı hazırlanmasını uygun buldu.  Macar mühendis Urban ile Mimar Sarıca Muslihiddin'i huzuruna çağırdı. Mükemmel bir topçu sınıfının kurulması için gereken topların dökülmesini emretti. Urban ile Mimar Muslihiddin, Başvezir Halil Paşa'nın gözetiminde bakırdan ve tunçtan toplar imal etmeye başladılar. Padişah hazretleri, Rumeli Hisarı'nın yapımı sırasında kullanılan topun iki misli büyüklüğünde bir top yapılmasını istediğinden önce bu top döküldü. Bu top, on iki karış çapında, 80.956 libre ağırlığında ve otuz iki kadem uzunluğunda idi. Attığı merminin ağırlığı 600 kg barut hakkı ise 200 libre idi.  Topun bir yerden başka bir yere taşınması için 600 topçu neferi ile elli çift öküze gerek duyuluyordu.


Top imalatı sona erdikten sonra Padişah hazretleri dökülen topların denenmesini emretti. Önce topu doldurmakta büyük bir zorluk çekildi. Sonra da ahalinin heyecanlanmasına meydan vermemek için topun ateşleneceği tellallar tarafından her tarafa ilân edildi. Top ateşlenir ateşlenmez korkunç bir gürültüyle etrafı titretti. Her tarafı koyu bir duman kapladı. Şehirdeki bütün evlerin camları kırıldı. Topun korkunç sesi birkaç fersah mesafeden işitildi. Mermi, bir mil mesafeye düştü ve toprakta bir kulaç derinlikte çukur açtı. Padişah hazretleri bu sonuçtan çok memnun oldu. İstanbul'un ele geçirilmesi için tek engel olarak görülen surların bu müthiş mermiler karşısında yerle bir olacağını düşünerek savaşçılara mahsus bir arzu ile dolup taştı. Bu başarıdan sonra ecdadının yıllardan beri yegâne ülkü olarak kabul ettiği müjdelenmiş bir fethi gerçekleştirebileceğini yüreğinde hissetmeye başladı. Özellikle peygamberimizin:

لَتُـفْتَحَنَّ  الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَـلَنِعْمَ  الْأَمِيرُ  أَمِيرُهَا،  وَ لَنِعْمَ 
الْجَيْشُ  ذَلِكَ  الْجَيْشُ

"İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, o ordu ne güzel ordudur." hadis-i şerifinin Allah'ın yardımını vaat eden yüce mânâsı kahraman ve fedakâr gözlerinde büyüyerek yüreğinde büyük ve karşı durulması imkânsız bir fetih arzusu uyandırdı. Bu büyük ülküsünü gerçekleştirmek için duyduğu arzu zihnini o kadar meşgul ediyordu ki geceleri rüyasına giriyordu. Gündüzleri de bu büyük ülküsünün hoş tesiri altında büyülenmiş gibiydi. Hatta bu sıralarda, bir gece başvezir Halil Paşa'yı huzuruna çağırmış ve paşayı yatak odasına kadar getirterek: "Lala! Şu yatağı görüyor musun? İçinde bir türlü uyuyamıyor, büyük bir ızdırap çekiyorum. Dikkat et, Rumların paralarına kanma! Yakında savaşacak, Allah'ın ve Peygamberimizin yardımlanyla şu şehri Rumlardan almayı başaracağız!" demişti.

Padişah hazretleri bir taraftan bu kahramanca duygularla geceleri uykusuz kalıyor, bir taraftan da savaş hazırlıklarını aksatmıyordu. İstanbul'un fethi artık onun gerçekleşmesini en çok arzuladığı ülküsü olmuştu. Bütün meşgalesi, bütün düşüncesi, şehrin fethini hazırlayacak araçların temininden ibaretti.
Ne zamanki ordunun hazırlıkları tamamlandı; Padişah hazretleri, İstanbul'a yardımcı kuvvet gelme ihtimali olan yerlere yeteri kadar asker yerleştirdi. Sınır boyundaki uygun noktaları iyice tahkim etti. Daha sonra İstanbul civarının haritasını, surlarının taarruza elverişli bulunan noktalarının plânlarını hazırladı. Surların zayıf olan taraflarıyla askerî birliklerin hangi noktalara ne kadar bir kuvvet ayıracağını, topçu bataryalarıyla kuşatma silahlannın yerleştirileceği yerleri, barut konulup patlatılmak üzere kazılacak yerlerle taarruz edilecek noktayı belirledi. Daha sonra İstanbul hakkında askerî ve önemli bilgilere sahip olan kimselerden şehrin iç işleri ve savunma durumu hakkında kesin bilgiler aldıktan sonra gerekli asker sevkiyatına başladı.

İstanbul'un sadece karadan kuşatılması yeterli olmayıp de-nizden de abluka altına alınması gerekiyordu. Bunun için kaptanı-ı derya Baltaoğlu Süleyman Bey'in  emrinde Gelibolu limanından Boğaziçi'ne bir donanma gönderildi. Daha sonra 200.000 piyade ve süvari, on dört batarya , dört büyük top ile on bin cephane ve askeri malzeme taşıyan arabadan meydana gelen büyük bir orduyla Edirne'den hareket edildi (1 Şubat 1452). Ordu hareket etmeden önce yolların düzeltilmesi ve köprülerin tamir edilmesi için ordunun önünden elli arabacı ve iki yüz kazmacı gönderildi. Topçu grubunun hareketi çok ağır olacağından piyadenin yürüyüşüne mâni olmamak için evvelâ topçular gönderildi. Topların taşınması için Karaca Bey görevlendirildi. Topçu uygun bir mesafeye kadar ilerler ilerlemez Osmanlı ordusu da hareket etti. Ordunun topçu malzemesi çok fazla olduğu için askerî harekât hızla gerçekleştirilemedi. (Zaten ordunun askeri harekâtı sür'atli bir şekilde yerine getiremeyeceği dikkate alındığı için ordunun harekâtını sekteye uğratacak engeller tamamen ortadan kaldırılmış, İstanbul'daki Rumlar sürekli bir gözetim altına almmışü.) Edirne ile İstanbul arasındaki üç dört günlük yol, ancak altmış dört günde kat edilebildi. Osmanlı ordusu, yavaş fakat kararlı bir yürüyüşten sonra nisan ayının birinci perşembe günü (1453) Eyüp sırtlarında büyük bir ihtişam içinde kendini göstermeye başladı. 

Osmanlı ordusu, İstanbul surlarının önüne dayandığında Rumeli Hisarı kurulduktan sonra Osmanlılarm o andaki tek hedeflerinin ne olduğunu gayet iyi bilen imparator şehrin surlarınının onarım ve güçlendirmesini yaptırmış, erzak, malzeme ve cephane gibi eksikleri tamamlamış, Avrupa devletlerinden yardım istemiş; askeri yardımların gelmesini bekliyordu. Fakat Bizans İmparatorluğunun ikbal yıldızı çöküş perdesinin arkasında kalıp sönmeye başladığından gelecek yardımlardan da alınacak savunma tedbirlerinden de kesin bir sonuç elde edilmesi mümkün değildi. Bizanslıların tantanaya, gösterişe ve debdebeye olan aşın düşkünlükleri, bunu elde etmek için ne gerekiyorsa yapmaları, ahlaki erdemlerin ve ahlaki değerlerin temelini sarsmıştı. Uzun zamandır halk arasındaki birlik beraberlik yerine derin bir ayrılığa sebep olan mezhep kavgalan iyice kızışmaya başlamıştı. Osmanlılar aylardan beri savaş hazırlıklarım tamamlayıp askeri harekâta başladıklarında Rumlar, vatanlarım savunma derdine düşmekten çok Rum (Ortodoks) ve Lâtin (Katolik) kiliselerinin birleşip birleşmeme meselesinin halliyle uğraşmışlardı. Yapılan bir toplantıda kavgayı büsbütün azdırmışlardı. Rumların Lâtin kilisesine duyduklan düşmanlık o dereceye gelmişti ki Rum ileri gelenlerinden Luka Notara: "İstanbul'da Kardinal şapkası görmektense Osmanlı sarığım görmek daha iyidir" demişti. Sonuçta ise birlik sağlanamayarak meclis dağılmış, ahlaki değerleri yok olmaya yüz tutan Bizans toplumuna bir de dinsizlik hastalığı bulaşmış, ahlak duyguları iyice yozlaşmıştı. O sıralarda Kur'ân'da beyan edilen İslâm dininin sonsuz şanı dünyayı hidayet nuruyla dolduruyordu. Bazı Rumlar İslam dinini kabul ederek Müslüman olduklarını açıkça ilan etmeye başlamışlardı.

Ahlaki durumları bu kadar bozuk olduğu halde, aralarında batıl inançlara bağlanma da inanma son derece güçlüydü.119 OsmanlIların savaşa hazırlanmak için ne kadar gayret gösterdiği halk tarafından bilindiğinden şehrin geleceği hakkında tuhaf inançlar olarak kabul edilecek bir takım rivayetler yayılmaya başlamıştı. Bu rivayetler halkın cehaletle bakan gözlerinde gerçek kisvesine bürünerek halkın maneviyatı üzerinde zararlı bir etkiye yol açmıştı. Özellikle Hıristiyan azizlerden Suranos tarafından söylendiği iddia edilen bir söz yeni yeni yayılmaya başlamıştı: "Silahları ok olan bir millet, liman tarafından gelip şehri zaptederek Rumları yenecektir." Fakat başka bir kâhinin de: "Düşman şehre girecek, Boğa Kapısı ile Boğa Kapısı meydanına ulaşacaktır. Lâkin ahali burada tekrar cesarete gelip düşmanı şehrin dışına çıkaracaktır" yolundaki kehaneti Suranos'un fikrini çürütecek bir örnek olarak ileri sürülmüştü. Hâlbuki kendi kendini avutmaktan başka bir şey olmayan böyle boş sözler, halkın iyice sarsılan maneviyatı üzerinde hiç etkili olamıyordu.

Padişah hazretleri ise Bizans'ın içinde bulunduğu durumu, şehri kurtarabilecek bir savunma gücüne sahip olmadığını iyi biliyordu. Hatta dışandan askeri yardım gelmesinin bile mümkün olduğunu bildiği halde bile ahlakî durumu bu bozulan bir milleti hiçbir gücün kurtaramayacağına inanmıştı. Bu durumda, İstanbul'un fethi için surlarının sağlamlığından, kesin hücum sırasında içeridekilerin gösterecekleri ümitsiz bir cesaretten başka hiçbir engel olmadığını düşünüyordu.

İstanbul surları, gerçekten orta çağın en büyük kalelerinden ve en sağlam surlarından biri sayılırdı. Şehrin etrafını çeviren surlar Bizans imparatorlan tarafından sürekli güçlendirilmiş, hatta Bizans'ın son günlerinde bile yeterince tamir edilip güçlendirilmişti. Bu surlar birkaç asırdan beri Avarlar, Müslümanlar ve Haçlılar tarafından yapılan taarruzlara karşı dayanmış, şehir kuşatmaları tarihinde büyük bir önem kazanmıştı.  Şehri çeviren surların bir ucu Eyüp'ten Saraybumu'na, diğer ucu Eyüp'ten Yedikule'ye, öteki ucu ise Yedikule'den Saraybumu'na kadar üçgen şeklinde olup bir yanı Haliç'e, bir yanı karaya, bir yanı da Marmara'ya bakıyordu. Surların Haliç ve Marmara'ya bakan yanlan denize olan yakınlığından dolayı savunma için son derece uygun olduğundan tek kattı. Karaya bakan tarafları ise Belaheme sarayı denilen Kostantin sarayına kadar iki kat olduğu gibi üzerinde çok sayıda burçlar, ilerisinde ise bazıları su dolu ve bazıları da kuru olan derin hendekler vardı. Surların tamamı on altı kilometre uzunluğunda olup üzerine dört kenarlı, çember, altı kenarlı, sekiz kenarlı şekillerde bir takım burçlar yapılmışta. Şehrin dışarıyla olan bağlantılarını sağlamak üzere veya savunma sırasında askerlerin huruç (kuşatmayı yarma, çıkış) hareketlerini kolayca yapabilmeleri için surlarda askerî ve sivil maksatlarla kullanılacak birçok kapılar açılmıştı. 

Şehrin dışarıyla olan irtibatını sağlamak üzere siviller tarafından kullanılacak kapılar şehrin caddeleri tarafında, diğerleri ise cadde bulunmayan taraflarda açılmıştı. Bir kuşatma sırasında sivil maksatlı kapılar kapanır, huruç hareketi gerekirse askerî maksatlı kapılardan yapılırdı.

Şehrin kara tarafında bulunan kapılarının belli başlıları şunlardır: Yedikule Kapısı , Belgrad Kapısı (Portregyum), Silivri Kapısı (Portduseleremberya), Mevlevihane Kapısı (Portamlan- dezya), Top Kapısı (Portasentaromanu), Hücum Kapısı (Portde- zavar), Edimekapı (Portduşarsiyos), Sirk kapısı (Sirkapota), Eğri Kapı (Portakaligarya) ve Ensar Kapısı (Ksiloporta) ... 

Haliç ve Marmara'ya bakan kapıların başlıcaları da şunlardır: Ayvansaray kapısı (Portknejiyon), Balat Kapısı (Portabalagema), Fener Kapısı (Portafari), Aya Kapısı (Portaeuduzi), Cibali Kapısı (Portaelyozro), Unkapam Kapısı (Portaalapyazza) gibi Balık Pazarı Kapısı'ndan Yedi Kule'ye kadar birçok kapı vardı. Bu kapılar son derece sağlam yapılmış, iki tarafına çok sayıda burçlar inşa edilerek savunmaları bir kat daha güçlendirilmişti. 

Osmanlılar İstanbul önüne geldikleri zaman Kurşunlu Mahzen'e ihtiyat olarak beş yüz top konulmuş, Saraybumu ile Kızkulesi ve Marmara sahilleri birçok toplarla donatılmıştı. Şehir bu şekilde tahkim edildiği gibi, bugün Yalı Köşkü'nün bulunduğu Ojeniyus Kapısı'ndan Galata'ya kadar bir zincir gerilmişti. Bu zincir gemiler limana gireceği zaman gevşetilir, daha sonra tekrar gerilirdi. Galata ise sanki İstanbul'un bir kenar mahallesiydi ve Cenevizlilerin idaresinde gayet müstahkem bir şehirdi.
Padişah hazretleri İstanbul surlarının önüne yaklaşır yaklaşmaz kuşatma için gerekli olan hazırlıklara başladı. Padişahın otağı, Topkapı ile Edimekapısı arasında bulunan Hücum Kapısı'nın karşısına, bugün Maltepe hastahanesinin bulunduğu tepeye kurulmuştu. Surları çevreleyen sınırdan on bin adım mesafedeydi. Gelibolu'dan geçerek Osmanlı ordusuna katılan Anadolu askerleri de Beylerbeyi İshak Bey ile Mahmud Bey'in emirlerinde Yedikule'den Topkapı'ya, Rumeli Beylerbeyi Karaca Bey'in emrinde bulunan Rumeli askerleri de Edimekapı'dan Tekfur Sarayı'na kadar olan bölgeyi işgal etmişti. Padişah hazretleri ise yanında bulunan askerî birliklerle Topkapı ile Edirnekapı arasındaki asıl hücum bölgesini sarmıştı. Sağ kanadın gücü 50.000 kişi olup 15.000 yeniçeri de Padişah hazretlerinin yanında bulunuyordu. Bundan başka ihtiyat birlikleri olarak 100.000 süvari ayrılmış, bir miktar kuvveti de Galata sırtlarından Cenevizlileri gözetim altında bulundurmak üzere Zağanos Paşa'nın emrinde Beyoğlu sırtlarını işgal için görevlendirmişti. Toplara gelince; bunlardan özel olarak döktürülen toplar, başlangıçta Eğri Kapı karşısına yerleştirilmişti. Lâkin surların bu kısmının çok sağlam ve yüksek olması, buradan yapılan top atışlarının etkili olamamasından dolayı topların çoğu, asıl hücum için Edimekapı ile Topkapı arasında yerleştirilmişti. Havan ve mancınıklardan ibaret olan diğer on dört batarya da muhtelif bölgelere konuşlandırılmıştı. Bunlardan Tekfur Sarayı'nın karşısına iki, Edimekapı karşısına iki, Topkapı karşısına dört, Silivri Kapı karşısına üç, Eğri Kapı karşısına bir batarya kurul-muştu. Şehir böylece kuşatma altına alınmıştı. Ayrıca dışarıdan yardıma gelecek herhangi bir orduya karşı koymak üzere için de kuşatmayı gerçekleştiren askeri birliklerin aksi yönünde birlikler yerleştirilmişti.

Osmanlı donanması ise 12 büyük çektirme, 80 çifte güverteli gemi ve 55 küçük gemi olmak üzere 147 gemiden ibaretti. Beşiktaş Limanında Balta oğlu Süleyman Bey'in emrinde bulunuyordu. 

İstanbul'u savunmaya hazırlananların durumuna gelecek olursak; Padişah hazretlerinin savaş hazırlıklanyla meşgul olduğu sırada İstanbul'u savunacak olanlar da gerekli tedbirleri almaya başlamışlar, Jan Hunyad ve daha başka Avrupa krallarından yardımcı askeri güç istemişlerdi. Fakat Venedik devleti savaşta olduğu gibi; Papa Birinci Nikola da Rum (Ortodoks) ve Lâtin (Katolik) kiliselerinin birleşmelerine dair olan mesele halledilmedikçe yardım için asker göndermeyeceğini bildirmişti. 

Bunun üzerine İmparator, Papa'nın teklifini kabul etmiş; meselenin halledilmesi için bir din adamları meclisinin toplan-masını emretmişti. Lâkin imparatorun bu fikri kesinlikle kabul edilmediği için Papalıktan yardıma gönderilecek askeri birlikler geç kalmış; bu sebeple Galata'da bulunan Cenevizlilerin ve bir miktar yabana askerin yardımına bile muhtaç kalınmıştı. Cenevizliler ise hangi tarafı tutacakları konusunda kararsız kaldıklarından ; Osmanlılara karşı yakınlık ve dostluk gösterirken Rumlara da yardım etmekten geri kalmıyorlardı.

Konstantin, şehrin mevcut nüfusu içinde eli silah tutabilen ancak 4973 kişi bulabildi. Bunlara iki bin yabancı ile beş yüz Cenevizli ve diğer destek birliklerini de ekleyince hepsi Osmanlıların dörtte birine ulaşıyordu.  Konstantin savunma güçlerini böylece düzene koyduktan sonra, şehrin etrafını çeviren surları gayet büyük ve ateş saçan menfezlerle donattı. Sonra, nisanın ikinci günü, Galata'dan Saraybumu'na uzanan büyük zinciri gerdirdi. Yardıma askeri birliklerle birlikte gelen meşhur kumandanlardan Jüstinyani, İmparatorla beraber surları dikkatli ve her ayrıntıya önem vererek denetledi. Mazgalların arkasına, burçların hepsine Rum ateşi denen özel ateşli silahları yerleştirdi. Halktan eli silâh tutanlara, silahların kullanılması ve hücumların püskürtülmesi eğitimi verdi. Padişah hazretleri, on beş bin yeniçeri ile yerleştiği Topkapı'nın savunmasına Cenevizli Jüstinyani'nin emrinde üç yüz kişi gönderildi. İmparator da surun bu kısmında bizzat görev yaptığı için Bizans bayrağı burada dalgalanmaya başladı. Yedikule'de Andronikos Kantakuzen ile Kantrin Kontarini; Silivrikapı'da Nikola Godalis; Edimekapı'da Leontari Beryenyus ile Buçyardı kardeşler, Tekfur Sarayı için Jeronimo Minoti, Eğrikapı'da Manuel Godelis; Ensar Kapısı'nda Manuel Paleogolos ile Leonardo Lankasko; Ayvansaray Kapısı'nda Venediktenyardıma gelen askeri birliklerle beraber Gabriyel Terevizano; Fenerkapı'da Aleksiyus Disipatos ile Alveziyo Diyedo; Ayakapı'da Yuhan Bilahos; Cibali Kapısı'nda Teodor Paleologos ile Metohtiya; Unkapanı Kapısı'nda Filantruyanus görevlendirilmişlerdi. Unkapanı'ndan Saraybumu'na kadar, yani Osmanlılarm doğmdan doğruya tehdidi altında bulunmayan bölge son derece zayıf birliklerle doldurulmuştu. Kardinal İzidor, Papa taralından gönderilen iki yüz kişi ile Saraybumu'nu, Donpetro Culyano, Ahırkapı ile Çatladıkapı arasında bulunan Bukuleon Sarayı ile Marmara Denizi sahilinde Kondos Kalyum adı verilen, Kumkapı'ya kadar olan sahili ve bu sahile karşı denizden gelebilecek taarruzlarda suru savunmak üzere görevlendirilmişlerdi. Samatya tarafının savunması Jakopokontarini'ye bırakılmıştı. Luka Notara da ufak bir ihtiyat birliği ile İstanbul'u meydana getiren yedi tepenin beşincisi üze-rinde konuşlandırılmıştı.  Kısacası, İstanbul kuşatıldığında Os-manlIların gayet üstün kuvvetlerine karşı şehri savunanlar pek az bir kuvvet toplamayı başarabilmişler, onların görev bölümünü bu şekilde yapmışlardı.

Padişah hazretleri, on bir nisana kadar topçu bataryalarım kuşatma hattı üzerine tam olarak yerleştirdikten soma İmparatora teslim olmalarım teklif etmek üzere Mahmut Paşayı gönderdi. İmparator surların sağlamlığına, Avrupa'dan gelecek yardımlara ve eli silah tutan halkın gayretine çok güvendiği için teslim teklifini reddetti. Mahmud Paşa padişahın karargâhına dönüp İmparatorun ret cevabım haber verir vermez padişah, görevlendirdiği kişilere surlarda gedikler açılması için emir verdi.
11 Nisan günü, güneşin Osmanlının parlak geleceğim İstanbul surları üzerinde göstermeye başladığı sırada Osmanlıların en büyük topu kulakları sağır eden bir gürültülerle ufuklan inletmeye başladı. Bu sırada kuşatma hattma yerleştirilen toplar kullanıldığından açılan top atışları sebebiyle surlarda gedikler açılmaya başladı. En büyük topu doldurmak için iki saat zaman harcanıyor, günde ancak yedi gülle açılabiliyordu.  Bu toplar Ensar Kapısı'ndan Yedikule'ye kadar bütün surlarda büyük hasara yol açıyor, Sarıca Paşa ile Urban tarafından dökülen toplar her ne kadar az sayıda gülle atıyorsa da her gülle surlarda son derece büyük gedikler açıyordu.

Surların olağanüstü bir çabayla topa tutulduğu sırada Urban tarafından dökülen top ısınıp kızdı. Korkunç bir sesle patlayıp parçalandı. Bu beklenmedik darbe zavallı Urban’ı öldürüp yere serdi. Fakat Padişah hazretlerinin mucitçe fikirleriyle bu tehlikeye karşı bir çare buldu: Her atıştan sonra namlu içinin zeytinyağıyla yağlanmasına karar verildi. Galata'da oturan Cenevizlilerinden gerekli yağ temin edildi.

Bir taraftan toplar surlarda korkunç hasara yol açıyor, diğer taraftan Osmanlı piyadeleri şehri savunan Bizanslılara yağmur gibi oklar yağdırıyor, lâğımcılar (istihkâm sınıfı askerleri) yer altına tüneller kazarak kale hendeklerine doğru ilerliyorlardı.

Padişah hazretleri, şehrin ele geçirilmesini kolaylaştırmak için döktürdüğü toplardan başka, dört tane de tekerlekler üzerinde yürütülebilen hareketli kule yapürmıştı. "Kişverküşa" (ülkeler fetheden) adı verilen bu kulelerin yanları dışarıdan ve içeriden deriyle kaplanmış, düşmanın ateşiyle yanmaması için derilerin sürekli ıslak tutulmasına özen gösterilmişti. 

Kulelerin üstünde, içinde bulunan askerleri korumak için siperler vardı. Aşağı kısmında ise şehre doğru açılan üç kapı olup hendekleri doldurmak ve askerlerin taarruz etmelerini kolaylaş- tirmak için kulelerin içine odunlar ve benzeri malzeme yığınlan konmuştu. Kulelerin içi de yüz yeniçeri alacak genişlikteydi.
Bir gece bu kule, Topkapı karşısına getirildi. Padişah hazretleri taralından asıl taarruz hareketinin gerçekleştirileceği noktanın karşısında kullanıldı. Fakat imparatorun emrindeki askerler sabaha kadar bütün gedikleri doldurdukları gibi Rum ateşi  kullanarak Kişverküşâ'yı da yaktılar (18 Nisan 1453).
Kuşatma hattının en şiddetli yeri, asıl hücumun gerçekleştirileceği cephe olarak kabul edilen Topkapı ile Edirnekapı arasındaki bölge idi. Zaten şehri savunan Bizanslılar bütün güçlerini bu bölgede toplamışlardı. Bu cephe bir taraftan Osmanlı toplarıyla tahrip ediliyor, diğer taraftan da derhal onarılıyordu. Aynca surların bu bölümü yeni tamir edildiği için atılan gülleler bunların üzerine saplanıyor, çok büyük bir etkileri olmuyordu.

Şehri çevreleyen istihkâmlar bu şekilde yirmi gün kadar topa tutuldu. Bu sırada Yedikule Kapısında görevli olan kumandan şair Ahmet Paşa düşman tarafından atılan ateşlerin etkisine aldırış etmeyip surların birçok yerini tahrip ediyor; Silivri Kapı'da görevlendirilen Haydar Paşa, düşmana bir an bile göz açtırmıyordu. Mevlevihane Kapısı'nda görevlendirilen Avni Paşa surlara devamlı taarruz ettiği gibi, Edimekapı'da görevlendirilen Sadi Paşa ile Eğrikapı'nın tahrip edilmesi için görevlendirilen Hersekzade Ahmet Paşa, askerleri cesaretlendirmek için şehri sürekli topa tutuyorlardı.

Fakat on iki gün devam eden bu kuşatmanın hiçbir sonuç vermemesi hatta hareketli kulelerden birinin tahrip edilmesiyle birlikte Osmanlı donanmasının zayıflığından dolayı Yedikule'den Saraybumu'na kadar uzayıp giden Marmara sahillerinden Rumlara askeri yardım gelmesi ihtimali Osmanlıları iyice endişelendirmeye başladı. Bu sebeple Padişah hazretleri, şehri yalnız karadan sıkıştırmakla yetinmeyip Haliç taralından da sıkıştırmaya karar verdi.  Özellikle biri Rum, dördü Ceneviz gemilerinden meydana gelen bir yardımcı kuvvetin şehre yaklaştığını haber alır almaz Beşiktaş önlerinde bulunan Baltaoğlu Süleyman Bey'e adı geçen donanmanın Haliç'e girişini engellemesi için emir verdi. Bu sırada şehri savunan Bizanslıların on dört gemiden meydana gelen donanması Galata'dan Sarayburnu'na çekilen zincirin gerisinde hareket etmeye bir türlü cesaret edemiyordu.

Baltaoğlu Süleyman Bey, padişahın emrini alır almaz derhal Beşiktaş önlerinden hareket etti. Şehre yardım için asker getiren gemilerin biri Rumların, dördü de Cenevizlilerin bayrağını taşıyordu. Bütün halk, başlayacak olan deniz savaşını seyretmek üzere İstanbul'un denize nazır surlarının üzerine çıkmıştı. Hatta şanlı padişah Sultan Mehmet Han Gazi hazretleri de Galata tepesinden geçerek Tophane yakınlarına gelmiş, Baltaoğlu Süleyman Bey'in harekâtını seyretmeye başlamıştı.

Süleyman Bey'in emrindeki on sekiz gemiden meydana gelen bir deniz müfrezesi bir borda düzeninde ilerledi. Düşmana kürekle saldırıda bulunduysa da yaklaşır yaklaşmaz düşman tarafından ok, sapan ve Rum ateşi ile karşılandı. Bu ani saldırı zaten tecrübesiz olan deniz askerlerini şaşırttığı için Osmanlı donanması geri çekilmeye başladı. Bu geri çekilme düşmanın savaşma arsuzunu ve cesaretini bir kat daha artırdı. Düşman gemileri Osmanlı donanmasına şiddetli bir taarruza geçtiler. Bu sırada düşman donanmasından atılan oklar, Rum ateşleri denizin yüzünü baştan aşağı kapladı. Osmanlı gemilerinde bulunan kürekçiler işlerini yapamaz oldular. Hatta Osmanlı gemilerinden ikisi bu ateşlerin etkisiyle yanmaya başladı. Osmanlı gemilerinin alçak olması ve rüzgârın karşı yönden esmesi donanmanın yenilmesine yol açtı. Tophane sahillerinden bu korkunç savaşı seyreden Padişah hazretleri, Osmanlı donanmasının geriye çekildiğini görünce öfkesindenden bir ateş parçası kesildi. Bizanslıların kazandıkları bu başarıyı kendi gücüyle tersine çevirecekmiş gibi atını şiddetle mahmuzladı. Gözlerini denizdeki düşman donanmasına çevirerek atını hızla denize doğru sürdü. Osmanlı denizcileri, Padişah hazretlerinin bu kahramanca hareketini görünce son bir gayretle ikinci bir kez taarruz ettiler. Fakat rüzgârın yeniden esmeye başlaması düşman gemilerinin hareketini kolaylaştırdı. Düşman gemileri Osmanlı donanmasının arasından geçerek limana doğru ilerledi. Osmanlı donanmasının bu başarısızlığı üzerine Padişah hazretleri Süleyman Bey'i kınadı. Karadan başlatılan kuşatma harekâtmm hiçbir netice vermemesi Osmanlı ordusunu epey endişeye düşürmüştü. Başvezir Halil Paşa Rumlardan aldığı rüşvet sebebiyle Padişah hazretlerine kuşatmanın kaldırılması teklifinde bulunduysa da padişah derhal bir savaş divanı toplanması için emir verdi.

Savaş divanında, erenler şeyhi Akşemseddin hazretleriyle Molla Güranî ve Galata tarafında görevlendirilen Zağanos Paşa kuşatmanın bütün şiddetiyle devam etmesini uygun gördüler. Lâkin şehrin deniz tarafından kuşatılmasıyla ilgili olarak hiçbir fikir beyan edemediler. Padişahın akima mucitlere yakışır yeni bir fikir geldi: Padişah hazretleri şehri bir kat daha sıkıştırmanın gereğine inanıyorsa da zincirleri kesip şehre girmek mümkün değildi. Galata'daki Cenevizliler ise anlaşmaya göre göre tarafsızdı. Bunların topraklarından geçmek elbetteki tarafsızlığın ihlal edilmesi demekti. Padişah hazretleri, kendisinden sonrakilere bir deha örneği göstermek için savaş gemilerini karadan Kasımpaşa limanına indirmeye karar verdi (20-21 Nisan). Ve derhal donanma kumandanı ile gerekli kişilere emirler verildi. Padişah hazretlerininbu emri üzerine nisan ayının yirmi ikinci gecesi Dolmabahçe'den Kasımpaşa'ya kadar bir yol açıldı. Yolun üzerini çam tahtalanyla döşeyerek tahtaları iç yağı ve zeytinyağıyla yağladılar. Yol tam anlamıyla hazır hale geldikten sonra Beşiktaş limanında bulunan iki sıra kürekli yetmiş gemi ile üçer, beşer kürekli büyük gemiler yelkenlerini açarak Dolmabahçe-Yenişehir yoluyla Kasımpaşa limanına indirildi.  Gemilerin limana indirilmesi için o gece sahile toplar yerleştirildi. Osmanlı donanması, bu topların korumasında Haliç'e indirildi. İstanbul'u savunan Bizanslılar, OsmanlIların savaşçı dehasını gösteren bu hareketini görür görmez surun her tarafım olağanüstü bir dikkatle savunmaya hazırlandılar ve tehdit altında bulunan kısmına takviye askeri birlikler göndermeye karar verdiler. Topkapı ile Edimekapı arasındaki asıl taarruz cephesini imparator Kostantin ile birlikte savunmakla görevli olan Jüstinyani, en fazla tehdit altında bulunan Ensar kapısı ile Balat Kapısı arasındaki bölgeye geldi. Haliç'e inen ve Hamza Bey kumandasında bulunan Osmanlı savaş gemilerim yakmaya karar verdi. Fakat Jüstinyani'nin bu düşüncesi Cenevizliler tarafından ihbar edildiği için Osmanlılar son derece ihtiyatlı hareket ettiler. 

Bir gece Jüstinyani, Haliç'te bulunan bir gemiye binerek Osmanlı gemilerine yaklaştı. Osmanlılar düşman gemisini görür görmez şiddetli bir ateş açtılar. Atılan güllelerden biri Jüstinyani'nin bindiği gemiye isabet etti. Gemi, içinde bulunan askerlerle birlikte hemen battı. İçlerinden yalnız yüz elli kişi kurtulabildi Osmanlılar, bu başarıdan çok memnun oldular. Bir süre sonra Galata önünde zahire yüklü duran bir Ceneviz gemisine ateş açtılar. Gemi Osmanlılarm isabetli atışları sonucu hızla battı. Cenevizliler tarafsız olmalarına rağmen Rumlara yardım etmenin cezasını gördüler. Fakat Osmanlı donanmasının bu hareketini şikâyet etmekten de geri kalmadılar. Cenevizlilerin tuttuğu yol Osmanlılarca zaten bilindiği için bunların şikâyetlerine karşılık geminin yanlışlıkla vurulduğunu bildirerek usta diplomatlar gibi hareket ettiler. 

Padişah hazretleri, denizde meydana gelen bu başarı üzerine Haliç'e tam anlamıyla hâkim oldu. Surları daha güvenli olarak dövebilmek için Hasköy'den Ayvansaray'a kadar fıçıları birbirine bağlayarak ve üzerlerine tahtalar döşeyerek bir köprü yapımına başladı (19 Mayıs). Cephesi yüz askerin yan yana duruş mesafesine eşit olan bu köprünün yapılmasından sonra İstanbul sahiline top ve asker geçirmeye başladı. Osmanlı donanması Haliç'e bakan surların önünde demirledi. Rumlar, Osmanlı gemilerini ve köprüyü yakmaya teşebbüs ettiler. Bu görevi üstlenen Venedikli Jan Kok, Rum ateşi ile diğer bazı malzemelerin yüklendiği bir gemiye bindi. Bir gece kırk gemici ile Osmanlı gemilerinin bulunduğu noktaya doğru hareket etti. Osmanlılar zaten düşman donanmasını gözetlediklerinden içlerinden bir geminin kendilerine doğru geldiğini görünce derhal üzerine taarruz ettiler. Gemide bulunan askerlerin hepsini esir aldılar. Padişah hazretleri, bu başarıdan sonra Haliç'te bulunan düşman gemilerinin hepsini tahrip ettirdi. Böylece denizde büyük bir üstünlük kazanmış oldu. Ayrıca, Galata üzerindeki Senteodor tepesine topçu bataryaları yerleştirdi. Cenevizliler bu hazırlığın kendilerinin aleyhine olduğunu düşünerek Padişah hazretlerine yalvardılar. Fakat bu hazırlığın İstanbul'u savunan Bizanslılara yardım için gelen gemilere karşı yapıldığını anlayınca rahatladılar.


Hâlbuki Galata tepesinden düşman gemilerini tam olarak topa tutmak mümkün olmadığı gibi Ceneviz topraklarına zarar vermeden top atışları yapmak da imkânsızdı. Bunun için Padişah hazretleri, bütün top yapım ustalarını huzuruna çağırdı. Ceneviz topraklarına zarar vermeden, dolaylı atış yapabilecek top üretiminin mümkün olmadığını sordu. Topçular, böyle bir top dökmenin mümkün olmadığını, Galata sırtlarının ise böyle atışlara uygun olmayacağını söylediler. O zaman Padişah hazretleri  "havan" adı verilen topları icat etti. Bu toplarla gülleler iyice yükseğe atılıyor, daha sonra o yükseklikten savaş gemilerinin üzerine düşüyordu. Padişah hazretleri, bu topun nasıl yapılacağını tarif ettikten sonra topçu ustaları gayet mükemmel bir havan ürettiler. Havanı özel hesaplamalarla yerleştirdikten sonra atışa başladılar. Zağanos Paşa'nın emrinde bulunan askerlerin yaptığı bu atışlar tam on gün devam etti.  O sırada Beşiktaş önlerinde bulunan birkaç gemi de Marmara denizi tarafındaki surları sürekli gözetim altında bulunduruyordu.

Diğer taraftan da kara cephesinde yedi haftadır devam eden şiddetli kuşatma neticesinde Topkapı burçlarını döven büyük toplar gayet geniş gedikler açıyordu. Osmanlı askerleri istihkâm enkazıyla doldurulan hendekleri işgal ediyor, Haliç tarafındaki surları kuşatan Osmanlı savaş gemileri kale duvarlarını tahrip etmeye çalışıyordu.

Şehir her iki taraftan korkunç bir şekilde sıkıştırıldığı sıradaydı ki Padişah hazretleri, hem düşmanın moral durumunu anlamak, hem de yapılacak genel hücum sırasında boş yere kan dökülmesine meydan vermemek için imparatorun yanına İsfendiyaroğlu'nu gönderdi. İsfendiyaroğlu, İmparator'a Padişah hazretleri tarafından gönderildiğini asla belli etmedi. İmparatorla olan eski dost olduğunu söyleyerek şehre girdi. İmparator bütün saray halkı ile birlikteİsfendiyaroğlu'nu karşıladı.  İsfendiyaroğlu İmparatorla konuşurken savunma zamanının geçmiş olduğunu, boş yere kan dökülmeden teslim olurlarsa gerek askerlerin ve gerekse halkın birçok sıkıntıdan kurtulacağını söyledi. İmparator, İsfendiyaroğlu'nun bu teklifi üzerine bir meclis topladı. Kuşatmanın kırk sekizinci günü gerçekleşen bu teklif üzerine toplanan meclisten sonra İmparator: "Buna kesinlikle imkân yok, şehri ölünceye kadar savunmak gerekiyor" cevabını verdi. İsfendiyar Bey imparatordan bu cevabı aldı. İstanbul'u savunan Bizanslıların durumunu iyice gözledikten sonra karargâha döndü.

İsfendiyar Bey, genel karargâhta padişahın huzuruna gelip olup biteni ayrıntılı olarak anlattı. Padişah hazretleri, İsfendiyar Bey'den gerekli bilgileri aldıktan sonra yirmi dokuz mayıs günü için genel taarruz emrini verdi. Taarruz, karadan ve denizden gerçekleştirilecekti. Padişah hazretleri, bu emri bütün orduya bildirdikten sonra etrafında bulunan askerlere kahramanca hitap ederek: "İşte kol gücüyle açtığımız şu gedikler sayesinde padişahların hasretini çektiği Konstantin'in beldesini sizin gibi din mücahitleri için üç yoldan girilebilecek açık bir şehir haline getirdim" dedi. Ayrıca bir beyanname yayınlayarak kale bedenlerine ilk önce çıkıp Allah'ın yardımına mazhar olan şanlı Osmanlı bayrağını dikecek gazilere tımar ve sancak verileceğini, taarruzda korkaklık gösterenlerin ise cezalandırılacağını duyurdu. Daha sonra şanlı kahramanlar gibi, Allah'ın arslanı Hz. Ali gibi bir eda ile şehrin etrafını dolaşmaya başladı. Osmanlı ordusunda bulunan büyük şeyhlerin cihadın fazileti hakkındaki Allah'ın sevgili kullarına yakışır tavsiyeleri, askerlerin damarlarındaki kanda var olan din gayretini bir kat daha coşturdu.

28 Mayıs pazartesi günü akşamı taaruz öncesi son geceydi. Osmanlı toplarıyla atılan güllelerin surlarda açtığı gedikler düşman tarafından hızla onarılıyordu. Bütün kuvvet, genel taarruz bölgesi olan Topkapı ile Edirnekapı arasına toplanmıştı. Düşmanın sabaha kadar gedikleri tamir etmesine meydan vermemek için o gece mum donanması yapılması  ve topçu ateşine geceleyin de devam edilerek zafer yolunun ne olursa olsun açılması emredildi. O gece İstanbul surlarının etrafında, limanı baştanbaşa kuşatan Osmanlı gemilerinin direkleri büyük bir ihtişamla görünmeye başladı. Aydınlık bir çember, şehrin etrafını her yandan geniş bir zafer halesiyle kuşatıyordu. Bu cümbüş sanki birkaç saat soma mutlaka gerçekleşecek olan zafer töreninin başladığını duyuruyordu. Her tarafta sevinçle dolu seslerle, şenlik ve mutluluk gösterisi yapılıyordu. Tekfur Sarayı'ndan Yedikule'ye kadar olan sur kısmı bu zafer naraları içinde getirilen tekbirlerin ve söylenen tevhid kelimelerinin , yapılan top atışlarının korkunç gürültüsüyle titriyordu.

Bu sırada Bizans'a yardıma gelen İtalyanlarla Macarların meydana getirdikleri bir ordunun İstanbul'a doğru yaklaştığı haberi yayıldı. Bu haber Osmanlı askerlerininin maneviyatını çok kötü etkiledi. Kuşatmanın şiddetlenmesi ise bu olumsuz etkiyi bir kat daha artırdı. O gün ortalığı koyu bir karanlık kaplamıştı. Sel gibi yağmurlar yağmaya, her tarafa yıldırımlar düşmeye başladı. Bir süre sonra Sultan Ahmet Meydanı taraflarında, gökyüzünde bir kızıllık ortaya çıktı. Osmanlı gazileri, bu kızıllığı kahraman askerlerin bir olan, eşi ve benzeri olmayan Allah'a yakarışlarının kabul edildiğinin bir işareti sayarak mutlu oldular. Bu manevî işaret, yayılan haberin sebep olduğu endişeleri tamamıyla yok etti. Bütün askerler derin bir iç huzuruyla genel taarruza hazırlanmaya başladı.

Büyük taarruza geçileceği gün Padişah hazretleri, taarruzu kolaylaştırmak için bazı önemli noktaları işgal ettirdi (29 Mayıs 1453). Askerî birlikler üç kola ayrıldı. Birinci kol 50.000 kişiyle Yedikule karşısında, ikinci kol 50.000 kişiyle Tekfur Sarayı'nın karşısında, üçüncü kol da Padişah hazretlerim bulunduğu kısımdaki yeniçeriler olmak üzere Topkapı ile Edimekapı arasında açılan gediklerin karşısında yerlerini alıyordu. Haliç'e indirilen yetmiş gemi, Ensar Kapı ile Unkapanı arasında bulunuyor, donanmanın Beşiktaş önlerinde kalan kısmı koydan çıkarak Yeni Cami kapısından Langa kapısına kadar olan sahili ablukaya alıyordu. Kara tarafındaki surlarda ise Padişah hazretlerinin dediği gibi üç büyük gedik açılmıştı. Bunların biri Silivrikapı'da, biri Bayrampaşa deresinin sura ulaştığı yerin yakınlarında yani Topkapı'da, diğeri de Edimekapı civarındaydı. Bu üç gedik, Osmanlıların şehre gireceği üç mükemmel zafer yolu olabilirdi.

Büyük taarruza geçildiği sırada Bizanslılar çok acıklı bir durumda bulunuyorlardı. Ahali, gecenin karanlığında perişan bir halde öteye beriye koşuyordu. Derin bir üzüntü ve ümitsizlik içinde akla hayale gelmeyecek şeyler konuşuluyordu.

Bütün bunlar olurken Bizans rahiplerinin en ileri gelenlerinden Petro adında bir rahibin üç yüz kişiyle şehirden kaçarak Osmanlı ordugâhına sığınması ve İslâm dinini kabul etmesi İstanbul'u savunan Bizanslıları çok etkilemişti.  İmparator bundan büsbütün telâşa düşerek savunma bölgelerini gezmeye, askerin cesaretini artırmaya çalıştı. Şehirde eli silâh tutan ahalinin hepsi silahlanıp kale bedenlerine çıktılar. Lâkin Osmanlıların şehre kesinlikle taarruz etmeyip yalnız topa tutmakla yetineceklerini sandılar ve evlerine çekildiler. Osmanlılar, şehri savunan Bizanslıların surlarda bulunmamasından faydalanarak gedik açılan yerlere doldurulan sepetleri kancalarla çekip indirdiler. İmparator bu haberi alır almaz, yerini terk edenleri şiddetli bir şekilde ce-zalandıracağını duyurdu. Ahalinin bir kısmı ailelerinin aç ve çaresiz kaldığından dolayı evlerine çekilmek zorunda kaldıklarını söylediler. O zaman imparator, bütün savunma hattına erzak dağıttırmaya başladı. Zaten kuşatma başlarken şehre altı aylık erzak depolandığı için bu konuda asla güçlük çekilmedi.

Topkapı ile Edirnekapı arasındaki gediklerin bulunduğu yeri savunmakla görevli olan Kostantin ile Jüstinyani surun eteklerini, burçların harap olan yerlerini tamir etmekle uğraştılar. Jüstinyani bu bölgede olağanüstü bir gayret sergiledi. Fakat kendisinin böyle önemli bir yeri savunmakla görevlendirilmesi, Haliç tarafını savunmakla görevi olan Lukas Notara'nın canını sıktı. Notara, memleketin en önemli noktasının savunmulması işinin kendisine verilmemesinden dolayı çok gücendi. Yine de durumun ciddiyetini dikkate alarak görevini yerine getirmekten geri kalmadı. 


Jüstinyani, büyük taarruzun başlayacağı gece Osmanlı toplarının açtığı Topkapı gediğinin arkasına derin bir hendek kaz-dırıp arkasına da siperler hazırlattı. Siperleri silahlandırmak için Haliç surlarını savunma görevini üstlenen Notara'dan birkaç top istedi. Fakat Notara, Jüstinyaninin bulunduğu konuma başından beri rekabetçi bir gözle baktığı için bu teklifi kabul etmedi. Kumandanlar arasında ortaya çıkan bu ayrılık, savunmayı zorlaştırdı ve İmparatoru çok üzdü. İmparator bu anlaşmazlığı ortadan kaldırmak için elinden gelen gayreti gösterdi. Bütün savunma bölgelerini dolaşarak askerleri cesaretlendirmeye başladı. Gediklerin arkalarında sağlam siperler kazıldı. Osmanlı ordusu saflarına etkili ateşler atıldı. Ahalinin bir kısmı kiliselere çekilmiş, dua ve niyaz ile meşgul oluyordu. Bir kısmı da: "Böyle ayrılık gayrılıkla iş de görülmez; Osmanlı toplarına karşı da durulmaz. Osmanlıya tabi olmayı kabul ederek teslim olmak daha hayırlıdır" şeklinde yorumlar yapıyorlardı. Papazlarsa halkın maneviyatını yükseltmek için: "Gerçi Osmanlılar, İmparatorun ve emrindeki askerlerin karşı koymalarına rağmen Topkapı'yı zorlayacaklar ve Sultanahmet Meydanı'na kadar geleceklerse de burada bulutlardan bir melek inip onları yenerek geri çekilmek zorunda bırakacaktır!" diyorlardı.
Bu teşvikler, halkın dini gayretini güçlendiriyor, İstanbul'u savunan Bizanslılann şiddeti olağanüstü artıyordu. İkisi Rumlar tarafından, on tanesi de yardıma gelen takviye kuvvetler tarafından savunulan bölgelerde büyük bir gayret görülüyor, Osmanlıların taarruzlarına şiddetle direniliyordu.

29 Nisan 1453 günü  fecrin ilk ışıkları İstanbul surlarının yüksek burçlarını hoş pembeliklerle süslemeye başladı. Gece boyunca yapılan top atışlarıyla hazırlık yapılan taarruzun hızla gerçekleştirilmesi için kesin emirler verildi. Padişah taralından verilen bu emir, derhal taarruz birliklerine bildirildi. Taarruz, İstanbul surlarının etrafında, dumanlar ve alevler meydana getirerek karadan ve denizden şiddetli bir şekilde icra edilmeye başlandı.

Padişah hazretleri, işin başında İstanbul'u savunan Bizanslıları yormak ve ordunun büyük bölümünü düşmanın hareket tarzına göre en zayıf noktalara sevketmek için önce gayrimüslim askerleri ileriye sürdü. Toplu olarak kullanılan bataryalarla gediği yeni baştan dövdürerek zafere giden yolu iyice açmak istedi. Padişah tarafından verilen özel emir üzerine toplar, etrafı ateşe boğmaya başladı. Osmanlı gazilerinin "Allah! Allah!" sedaları, boru ve davul sesleri ufukları dehşet içinde bıraktı. Sapan ve ok bulutlanyla yarı karanlık hale gelen gökyüzü, mananıklarla atılan kayaların çıkardığı korkunç sesler, kurşunların kulakları tırmalayan vızıltısı, topların korkunç gürültüleri içinde kaldı. Tozun, dumanın birbirine kanşmasıyla askerlerin etrafını saran karanlık, barut alevleri ve Rum ateşlerinin korkunç alevleriyle ara sıra aydınlanmaya, her iki taraftan yapılan duaların ve yakarışların gökleri tutan gürültüsü etrafa bir hüzün ve korku havası saçmaya başladı.

Bu sırada Osmanlı hücum kolları olağanüstü bir gayret gösteriyordu. Padişah hazretleri elinde altın bir topuzla bütün hücum kollarını dolaşıyor, cihadın faziletleri hakkında söylediği sözlerle askerleri coşturuyordu.

Fakat İmparatorla Jüstinyani'nin emrindeki Bizans askerleri ve yardıma gelen takviye güçleri, Osmanlıların bu taarruzuna şiddetle karşılık verdiler. En ileri sevkedilen Osmanlı gayrimüslim askerleriyle ikinci kola büyük kayıplar verdirdikleri gibi, büyük bölümünü de durdurdular.  Bu duraklama birden bire büyük bir ileri atılışa dönüştü. Jüstinyani, Osmanlı askerlerinin bu hücumunu da sonuçsuz bırakmak için askerlere bizzat örnek olmaya başladı. Surların üstüne çıkıp tam bir fedakârlık örneği sergilediği sırada bir Osmanlı yiğidinin büyük bir dikkatle attığı okun hedefi oldu.  

Jüstinyani aldığı yaranın acısına dayanamayıp yarasını sardırmak için kendi gemisine çekilmesine izin vermesini İmpa-ratordan rica etti. Kostantin Jüstinyani'yi alıkoymak için her ne kadar: "Yaranız o kadar ağır değil. Hem şehirden dışarı nasıl çıkacaksınız?" dediyse de Jüstinyani'yi bir türlü durduramadı. Jüstinyani ise: "Cenab-ı Hakk'ın Osmanlılara açmış olduğu yoldan çıkarım!" diyerek limana doğru savuştu.
Bu sırada Tekfur Sarayı tarafındaki birliklerle Haliç tarafındaki birlikler de surları korkunç bir şekilde zorluyordu. Özellikle Galata tepesinden inen Zağanos Paşa emrindeki birlikler Haliç surlarına karşı kesin bir taarruz gerçekleştirdiler. Bu saldırılar sırasında bir kahramanlık örneği sergilendi: Osmanlı yiğitlerinden Ulubatlı Haşan adında bir kahraman, mensup olduğu bölüğün büyük çaba göstermesine rağmen surun bu kısmını ele geçireme- diğini görünce insan suretinde bir kahramanlık ateşi kesildi. Sol elindeki kalkanla başını gizleyerek ve sağ elindeki palayı Hazreti Ali gibi havaya doğru kaldırarak otuz kadar yiğitle birlikte ileri atıldı. Hasan'ın bu hareketini gören arkadaşları da onun gibi birer kahraman kesilerek surların düşman tarafından en sıkı savunulan kısmının üzerine tırmandılar. Büyük bir gayretten sonra kale bedenlerinin üzerine çıkmayı başarır başarmaz düşmanın büyük bir hedefi haline geldiklerinden içlerinden on sekizi şehitlik derecesine kavuştular. Haşan bu sırada düşmandan başka kimseye bakmıyor, etrafında olup bitenlere dikkat etmiyor, hiç durmadan büyük kahramanlıklar gösteriyordu. Bir taraftan yanında bulunan kahramanları coşturuyor, diğer taraftan da ok atmaktan geri kalmayarak düşmanın maneviyatını ve dayanma gücünü sarsıyordu. İşte o sırada düşman taralından atılan büyük bir taş, bu şanlı kahramana isabet etti ve kale bedenlerinden aşağı yuvarladı. Haşan buna rağmen zerre kadar umudunu yitirmedi. Bedenden aşağı düşer düşmez tekrar ayağa kalktı. Üzerine saldıran düşmanlara karşı kalkanıyla kendini korumaya çalıştı. Yaranın dayanılmaz acısıyla güçsüz düşünceye kadar çarpışmaktan geri kalmadı. En sonunda almış olduğu yaralarını etkisiyle büsbütün iyice güçsüz kalarak kalkanı elinden düştü. Kalkan düşer düşmez yağmur gibi yağan okların içine gömüldü. Haşanın bu kahramanca hareketi bütün askerleri gay-rete getirdi. Derhal Hasan'ın bölüğü ile yüz kişiden meydana gelen bir birlik, bu cesur askerin bilek gücüyle açtığı yoldan hareket ederek kale bedenlerine hücum etti. Haşan şehit oldu fakat kale (surun o kısmı) alındı.

Osmanlılar Haliç taralında bu derece fedakârlıklar gösterdikleri gibi Tekfur Sarayı tarafını da şiddetle zorlamaktan geri kalmadılar. Topu topu elli kadar yeniçeri yiğidi, şehri savunan BizanslIların en fazla Topkapı ile Edimekapı tarafına önem verip sirk kapısı tarafını ihmal ettiğini keşfeder etmez bütün güçleriyle bu tarafa yüklendiler. Tekfur Sarayı yakınlarında bulunan bu kapı, bir zamanlar Haçlıların saldırılarından kurtulmak için kapatılmışsa da Jüstinyani BizanslIların kuşatmayı yarma harekâtını gerçekleştirmek için bu kapıyı tekrar açtırmış ve Edimekapı civarında saldırıya hazır bulunan üçüncü taarruz koluna karşı koymak için buradaki savunma gücünü o tarafa çekmişti.  Yeniçeriler bu tarafın savunmasız olduğunu görünce şahinler gibi kapıdan içeri atlayarak iç duvar ile dış duvar arasına geldiler. Karşılarında hiçbir direniş göremeyince biraz daha ilerleyerek Edimekapı önünde surun dış kısmını savunan düşman askerlerini arkadan çevirdiler. Savunmadaki Bizanslılar, Osmanlılar tarafından geri çekilme yollarının kesildiğini görünce çarpışmaya gir- meyip Edimekapı'ya doğru kaçtılar. OsmanlIlarsa bunları amansız bir şekilde takip ederek onlarla birlikte Edimekapı'dan şehre girmeye çalıştılar. Bu sırada ise Sirk Kapısı'ndan bölük bölük Osmanlı askeri girdiğinden büyük bir kuvvet Edimekapı'yı şid-detle zorladı ve şehre girdiler. Bunun  üzerine Topkapı tarafını savunan Kostantin büyük bir korkuya ve telaşa düştü. Zaten Jüstinyani'nin ayrılışı, başarı umudunu tamamen yok etmişti. İmparator, Padişah hazretlerinin çevresindeki askerlerin arslanlar gibi taarruzlarına karşı koyamaz hale geldi. Osmanlılar, şehri savunanlarda gördükleri gayretsizlik üzerine taarruzu bir kat daha şiddetlendirdiler. Sonunda, bütün güçleriyle taarruza geçerek Osmanlı sancağını Bizans surlarının üzerinde dalgalandırmayı başardılar. 

Padişah hazretleri, Topkapı'dan şehre girdiği sırada, Haliç tarafında da başarı kazanılmıştı. Osmanlı askerleri Unkapanı kapısında merdivenlerle kale bedenlerine çıkmışlar, şehri savu-nanları etkili atışlarla püskürttükten sonra büyük bir zaferle şehre girmişlerdi. Bu başarı üzerine bütün taarruz birlikleri Haliç sahillerinde bulunan kapılardan bölük bölük girerek şehri istilâ etmişlerdi (29 Mayıs 1453). 

Osmanlı askerleri çeşitli kapılardan şehre girer girmez büyük dalgalar halinde etrafa yayıldılar. Elli üç günlük bir kuşatma, on beş asırlık eski bir şöhreti kökünden sarstı. Kayser zamanındaki servetin, ihtişamın, eğlencenin ve güzelliğin merkezi olan bu büyük şehir, Osmanlı sancaklarının hayat veren gölgeleri altında gösterişli bir manzara arzetmeye başladı. Osmanlılar şanlı sancaklarını dalgalandıra dalgalandıra şehre girerlerken bir sürü insan Sultanahmet Meydanına toplanmış, Bizans rahipleri tarafından ortaya çıkıp Osmanlıyı yeneceği haber verilen meleği bekliyorlardı. Fakat Osmanlılarm şehri tamamen ellerine geçirmeleri,  

onların son umutlarını da yok etti. Bunun üzerine hepsi Ayasofya kilisesine doğru kaçarak oraya sığındılar. Kilisenin kapılarını iyice kapatıp böylece canlarını kurtarma sevdasına düştüler.
İmparator Kostantin Ayasofya'ya doğru kaçarken Unkapanı yönünden ilerleyen koldan bir azep askerine rastladı. Asker zaten yaralıydı. İmparator, askeri tam olarak şehit etmek için üzerine yürüdü. İmparatorun niyetini anlayan bu cesur asker derhal yerinden fırladı. İmparatoru atından aşağı çekerek bir kılıç darbesiyle öldürdü.  Ahalinin büyük bir bölümü kiliselere sığındıklarından dolayı ölü sayısı ancak iki bin kişi kadar oldu.

Padişah hazretleri salı günü öğleye doğru gösterişli bir alayla şehre girdi. Derhal Ayasofya kilisesine giderek bu muhteşem binayı görmek istedi. Kilisenin önüne gelir gelmez, içine sığınan ahali derhal teslim oldu. Ayasofya civarında hiç kan dökülmedi. Padişah hazretleri, derin bir dini huşu ile Ayasofya'ya girdi. Elindeki Allah'ın yardımına ermiş olan Osmanlı zafer bayrağını daha sonra mihrap yapılacak olan yere dikti. Binanın gözleri kamaştıran iç süslemelerini ve mimarlık sanatını övmekten kendini alamadı. Mabedin revaklarıyla yerin altındaki kemerlerini incelemek istedi. Aşağı doğru inerken bir yemçerinin kıymetli taşlardan birini yontmakta olduğunu gördü. Askeri şiddetle cezalandırdı. Mabedin her yerini dolaşıp incelemelerini bitirdikten sonra, müezzinlerden birine Ezan-ı Muhammedi okutturdu. Bütün Hıristiyanlar dışarı çıkarıldı ve dini tasvirleri tamamen kaldırıldı. Biraz sonra Akşemsettin hazretleri Patrik için özel olarak hazırlanan kürsüye çıktı. Cihadın fazileti ve Peygamberimizin Konstantiniyye'nin fethi hakkındaki şerefli sözlerinin mânâsı hakkında gayet güzel bir konuşma yaptı. Bütün gaziler, İslâm'ın bu büyük zaferi karşısında şükür gözyaşları döktüler. Bu ulu mabedin re-vaklarını ve kubbelerini içten hamd ve sena sesleriyle doldurdular.

Padişah hazretleri Ayasofya'yı ziyaret ettikten sonra Edirnekapı civarındaki Tekfur sarayına geldi.  Bir zamanlar Bizans imparatorlarının gücünü ve gösterişini bütün güzellikleriyle gözler önüne seren bu büyük binanın şimdi ıssız bir harabe halinde olduğunu gördü. Yanında bulunan Osmanlı üst düzey kumandanlarıyla saraya girdi. Binanın harap ve hüzün verici hali mübarek kalbini çok etkiledi. Haşmetli bakışlarını muhteşem binanın yas hüznüyle uyuyor gibi görünen duvarlarına dikerek:


Perdedari mikuned der kasr-ı Kaysar ankebût / Bûm nevbet mizened der târem-i Efrâsiyâb

‘‘Kayzer'in sarayında örümcek teşrifatçılık yapıyor, İmparator Efrasiyab'ın kulelerinde hakimiyet alâmeti olan davulu çalma işi de baykuşlara düşmüş...'' anlamındaki meşhur beyti okudu.

Sonra saraydan çıkıp Kostantin'in veziri ve vekillerinin reisi olan Luka Notara'yı huzuruna getirtti. Notara'ya, İsfendiyar Bey gönderildiğinde Kostantin'in neden teslim olmadığını sordu. Notara cevabında, şehrin Osmanlıya karşı koyması için yabana devletlerden mektuplar geldiğini söyledi. Fatih hazretleri Notara'ya son derece iyi davrandı. Daha sonra imparatorun cesedinin bu­lunması için ilgili kimselere kesin emir verdi. Birçok asker her tarafa dağılarak Kostantin'in cesedini aradılar. Sonunda çizme­sindeki imparatorluk işaretinden cesedi bulmayı başardılar. Pa­dişah hazretleri, cesedin bulunduğunu haber alınca gerekli say­gının gösterilerek defnedilmesini buyurdu. Kayser'in cesedi saygıyla kaldırılarak özel hazırlanan mezara gömüldü.

Padişah hazretleri, bu büyük fetihten sonra gazilere Okmeydam'nda bir fetih ve zafer alayı yaptırılmasını; askerlere ok attırılıp ziyafet verilmesini ferman buyurdu. Osmanlı gazileri Okmeydanı'na toplandı. Mükemmel bir merasim geçişi yapıldı. Askerler takımlar halinde ok atarak sevinç gösterisi yaptılar. Ok atışlarından sonra Padişah hazretleri, tersane bahçesini şereflendirdi. Bahçede gayet mükemmel bir ziyafet verildi. Üç gün üç gece devam eden bu ziyafeti Padişah hazretleri kendisi idare etti. Askerlere padişah tarafından mükâfat dağıtıldı. Askerler yoklamadan geçirildiği zaman tamamının 170.000 kişiye ulaştığı anlaşıldı.

Padişah tarafından verilen emir üzerine Ayasofya mabedi cumaya kadar mescit olarak hazırlandı. O gün Padişah hazretleri muhteşem bir kafileyle Ayasofya camiine geldi. Fatih camie girer girmez Akşemseddin hazretleri şanlı fatihin koluna girdi. Başlığının üzerine ucu arkaya sarkan bir sarık yerleştirerek padişaha giydirdi. Daha sonra eline yalın bir kılıç vererek büyük bir saygı ile minbere çıkardı. Fatih, bir Allah yolunda savaşan bir cengâver edasıyla minbere çıkarak gayet güzel sözlerle hutbe okumaya başladı. Bu mukaddes sözler, şerefli Ayasofya Camii'nin büyük kubbesinde yankılandı. Hutbe bittikten sonra Akşemseddin hazretleri namazı kıldırdı. İslâmın gönülleri fetheden sonsuz yüceliği, Ayasofya'nın mahzeninde saklanan rahipleri çok etkiledi. Hepsi de ortaya çıkarak müslüman olduklarını ilân etmeye başladılar.

Padişah hazretleri cuma namazını kıldıktan sonra icab eden teşkilât ve düzenlemelerle meşgul oldu. Kuşatma sırasında Ce-nevizlilerin Rumlara yardım ettiğini bildiği için Galata'yı ele ge-çirmek üzere bir miktar kuvvet ayrıldı. Zağanos Paşa'nın emrinde olan bu kuvvet surlarının önünde görünür görünmez muhafızlar hemen teslim oldular. Bu sırada Silivri kasabasına sığınan Bizans ileri gelenleri de teslim oldular. Şehrin anahtarlarını derhal Padişah hazretlerine gönderdiler.

Padişah hazretleri, en kısa zamanda önemli yenilikler yaptı. İstanbul'dan kaçan BizanslIları şehre çağırdı. Harap olan binalan yeniden inşa ettirdi. Kaçanlardan geri gelenlere evlerinin verileceğini ve iki aya kadar dönmedikleri takdirde mallarına el konulacağını bildirdi. Rumların ileri gelenlerinden Cenadiyus patrik olarak atandı.

Padişah hazretleri on sekiz-yirmi gün kadar İstanbul'da kal-dıktan sonra Karıştıran Süleyman Bey'i İstanbul Defterdarlığına atadı. Surların bütün onanırımı yapma işini Süleyman Bey'e verdi. Sonra da İstanbul'un başkent olmasını emrederek Edirne'ye gitti.

İstanbul'un kuşatılması ve fethi, şehir kuşatmaları tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.
İstanbul'u çepeçevre saran surlar, birkaç asırdan beri çeşitli milletlerin orduları tarafından defalarca taarruza uğramıştı. Bu büyük şehir, her taarruza karşı direnmiş, sağlam surları şehri korumuştu. Sağlam surları, direnen Bizanslı ve Avrupalı savaşçıları; Fatih Sultan Mehmet Han'ın mucitçe dehasına, eski savaşçıların aklına bile gelmeyen önemli icatları karşısmda, geçmiş asırların gayret ve çalışma ürünü olan bu surlar elli üç günlük bir kuşatmayla tamamen ele geçirilmişti. Bir zamanlar Rum kayserlerinin gösteriş ihtişamına sahne olan bu büyük şehir Osmanlıların kapılar açan ellerine geçmişti.
İstanbul'un fethi, onun şanlı fatihi Cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin savaşçılık gücüne en açık örnektir. Padişah hazretleri, istihkâm savaşlarını ilk defa İstanbul kuşatması sırasmda uygulamıştı. Seyyar kuleler yaptırmış, büyük toplar ve havanlar döktürerek bataryaları toplu bir şekilde kullanmada olağanüstü bir başarı göstermiştir. Özellikle şehrin ele geçirilmesini kolaylaştırmak için Rumeli hisarının yapılması, şanlı Fatih'in Osmanlı savaş usullerine uyma ve ecdadına zaferler kazandıran teknikleri uygulama hususundaki çabasını çok parlak bir şekilde ispat eder. 

İstanbul'un fethi, Fatih'in siyasî gücünü gösteren son derece açık bir örnektir.

Osmanlı saltanatının ortaya çıktığı ilk yıllarda topraklarının Rumeli ve Anadolu taraflarında geniş bir sahaya yayılması OsmanlIlar için büyük bir öneme sahipti. Fakat o toprakları elinde tutabilmeleri için İstanbul'un mutlaka alınması gerekiyordu. Bizans imparatorluğu Doğu (Ortodoks) kilisesinin merkezi olduğundan bir gün gelip de Hıristiyan Devletlerin Osmanlı topraklarının içinde bir harabe ve ahlaksızlık yuvası haline gelen bu büyük şehri zaptetmek sevdasıyla hareket edecekleri apaçık bir gerçekti. Bu ihtimali ortadan kaldırmak ve o zamana kadar ele geçirilen topraklan kesin bir şekilde güvence altına almak için İstanbul'un fethi şiddetli bir ihtiyaçtı. Fatih, zamanına uygun düşünceleriyle bu ihtiyacı şehzadeliğinde görmüş olduğundan İstanbul'un fethini biricik ülkü haline getirmiş; bu büyük şehri ele geçirmek için ne gerekiyorsa yapmıştı.

İstanbul'un fethine o zamana kadar engel olan sebepler, şehri kuşatan orduların sayıca az olmaları ve şehri çevreleyen kaim surları tahrip edebilecek savaş araç gereçlerine ve silahlara sahip olmamalarıydı. Bu iki noktadaki eksiklik giderildiği takdirde başarı kesindi. Bunun için Padişah hazretleri 200.000 kişilik bir ordu toplamış, ordusunda büyük toplara sahip bataryalar kurmuştu. İşte bu büyük güç, az sayıda askerle sağlam surların arkasında inatla sürdürülen direnişi elli üç günlük bir kuşatma sonucunda kırıp yok etmişti. Bu büyük başarı ile dünya tarihinde de yeni bir çağ açmıştır. 

İstanbul kuşatmasının zaferle sonuçlanmasını sağlayan un-surlardan biri ve en önemlisi, Osmanlı askerlerinin sahip olduğu manevi güçtür. Gerçi vatanlarını savunmak için silâha sarılan BizanslIların da direniş ve dayanma gücü göstermeleri tabiidir. Ancak ahlakı ve toplum yapısı bozulan, küçük bir güç iken aralarındaki birliği kaybeden, rekabet, kin ve garez gibi yıkıma doğru aşağılık bir halde yuvarlanan Bizans devletinde her tür olumsuzluk vardı. Böyle bir savunma gücünün Osmanlılar gibi muhteşem bir güce sahip, zaferlerini adaletleriyle süsleyen, savaşçı bir milletin kahramanca taarruzları karşısında direnemeyeceği apaçık bir gerçekti. Özellikle Osmanlı ordusunda Akşemsettin, Molla Güranî ve Emir Buharî gibi her biri asrının seçkin birer bilgini olan erdemli kişilerin bulunması askerlerin şevkini bir kat daha arttırmış;



لَتُـفْتَحَنَّ  الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَـلَنِعْمَ  الْأَمِيرُ  أَمِيرُهَا،  وَ لَنِعْمَ 
الْجَيْشُ  ذَلِكَ  الْجَيْشُ

"İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, o ordu ne güzel ordudur" hadis-i celilesi, bütün Osmanlı askerlerinin kalbinde yok edilemez bir zafer neşesi ortaya çıkarmıştı. İşte, büyük bir orduya yeni bir ruh veren bu etkenler, İstanbul'un fethini oldukça kolaylaştırmıştır. Bu değerler ve kahramanlıkla kazandıkları yüksek şanları, Osmanlı tarihini zaferlerle süsleyen; şehirleri açan fatihleri Peygamberin müjdesine mazhar etmiş, Osmanlıları dünyanın en büyük şehrinin sahibi yapmıştır. 
-------------
Ahmed Refik 
Sahâif-i Muzafferiyyât-ı Osmaniyye
(Osmanlının Zafer Sayfaları)
Tags

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Yorum Gönder (0)

#buttons=(Çerezleri kabul et) #days=(20)

Web sitemiz çerezler sunmaktadır. Kabul edin
Çerezleri kabul et